TARHAN Ailesinin Soy Ağacı

Tarhan: “En Büyük Organı Egosu Olan İnsanlar Var”

Tarhan: “En Büyük Organı Egosu Olan İnsanlar Var”

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Nöroloji Uzmanı Dr. Sevda Sarıkaya’nın “Beynin Gizemleri Çözülürken: Nörobilimdeki Son Gelişmeler, Beyin Sağlığı İçin Öneriler ve Uyarılar” kitabı için röportaj verdi. Tarhan, verdiği röportajda mutluluğun sırrı, evlilik kavramı, insan beyni gibi konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Tarhan’ın röportajının tam metni:

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan psikiyatri hekimi olmasının yanı sıra modern çağın filozoflarından biridir bence. Birlikte çalışa­bilme onuruna erişebildiğim kıymetli hocamın her söyleminde, her hareketinde bir öğreti vardır. Sorulacak çok fazla soru olmasına rağmen aralarından seç­mek zorunda kaldım. Mutluluğun sırrı, evlilik kavramı, sosyal medya bağımlı­lığı, psikolojik savaş gibi merak edilenleri konuştuk. Gerçekten kaçırılmayacak ve çok özel bir sohbet oldu. Bir psikiyatrisi ve bir nöroloğun sohbeti normal röportajlardan biraz farklı oluyor elbette. Keyifli okumalar diliyorum...

Tarhan: “En Büyük Organı Egosu Olan İnsanlar Var” 2Yaşam ve kendi varoluşunuz üzerinde hangi yaşlarda düşünmeye başladığınızı merak ediyorum. Hayata dair ilk saptamanız neydi?

Ben Kuleli Askeri Lisesi'ndeyken kamplarımız olurdu. Orada boş va­kitlerimde tellerle devri daim makinesi yapmaya çalışırdım. "Bir makine hiç durmadan nasıl çalışır?" diye düşünürdüm. Meraklı bir yaklaşımım vardı. Liseden sonra, üniversite için 69 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakülte- sine geçince varoluş felsefesiyle ilgilenmeye başladım. Beyazıt'taki sahaf­lardan öğrenci harçlığımla kitaplar alırdım. Öğrenciliğim tam da siyasi kutuplaşmaların olduğu 12 Mart dönemine denk geldi ama ben felsefi arayışlara merak sardım; varoluşla, inançla, ölümle ilgili konuları sor­gulamaya başlamıştım. Üniversitede, Beyazıt'ta bu konularla ilgili daha çok materyal olunca ben de daha çok okuma yapma fırsatı buldum. Çeşitli sohbetler de oluyordu, Kubbealtı'nda, Milli Türk Talebe Birli­ği'nde... Oralarda da hikmetli konuşan kişileri dinlemeyi seviyordum.

Ben beş altı yaşlarındayken şöyle bir farkındalığa varmıştım; "Ben kızım ama erkekler hep daha önde, kız olduğum için onların iki katı okuyup çalışmalıyım ki onlarla eşit olabileyim." Bu benim çocukluğumda yaptığım ilk saptamaydı mesela. Sizin de var mu?

İlk ve ortaokulu Merzifon’da okudum. Dedelerimizin mezarlarını merak ediyordum çünkü mezar taşları yoktu. O zaman babama sordum neden bizim atalarımızın mezar taşı yok diye. Babam harf devrimi çık­tığında bir kaymakamın gelip, kütüphane ve mezar taşları da dâhil eski yazılı her şeyi üç yüz metrelik bir çukur kazıp gömdüğünü anlattı. O za­man bu durum beni, "Kitaplar neden yok edilir?" düşüncesine sevk etti. Merzifon'da halk kütüphanesi vardı, ilkokulda bütün çocuklar oynarken oraya giderdim, ders kitapları dışında şeyler okurdum. Annem yönlen­dirirdi, düşün o zamanlar ilkokulu bitirebilmiş sadece. Dayılarımdan biri Türkiye'nin ilk kardiyologlarındandı, diğeri diş hekimiydi. Babam da edebiyata meraklıydı. Yahya Kemal'le ilgili kitapları vardı. Bizim evde kitap okumayla ilgili bir kültür vardı. İlkokuldan mezuniyetim aklıma geliyor, evimiz büyük bahçeli, çok çiçekli bir evdi. Mezuniyet töreninde çiçek yoktu. Hocanın konuşması sırasında, ben de gittim bahçedeki bü­tün çiçekleri toplayıverdim onun için, bütün sınıf beni alkışlamıştı me­sela. İlkokula beş yaşında başladım, okumakta güçlük çekiyormuşum, annem de beni okumam için zorluyormuş, zora gelince sobanın altında­ki kediyi görüp "Anne ben kedi olmak istiyorum," dermişim. Yine ilko­kuldaydım, okula tek başına yürüyerek gidip geliyordum. Merzifon'da tavşan dağında rüzgâr esiyordu. Rüzgâra karşı yürüyemedim, ağlayarak eve döndüm, annem beni görünce güldü, elimden tutup okula götürdü. Bunlar çocukluğumla ilgili ilk aklıma gelen anekdotlar.

Son dönemde insanların en büyük sorunlarından biri mutsuz hissetmek... Acaba mutluluğun tanımı mı değişiyor insanların zi­hinlerinde. Siz bu mutsuzluk durumunu nasıl yorumluyorsunuz?

İnsanların mutsuz hissetmesinin üç nedeni var. Bunlar da modernizmin beraberinde getirdiği nedenler: Birincisi, beklenti düzeyinin yükselmesi. Elli yıl, yüz yıl öncesine göre insanların hayattan ve kendin­den beklenti düzeyleri yükseldi. Birkaç elbiseyle bir mevsimi geçirirken, şimdi dolabında yirmi tane elbise var ama çoğunu kullanmıyor. Oysa bir insan on sene hiç kıyafet almasa var olanlar ona yeter. İhtiyacından fazlasını alıyor, moda ve tüketim kültürü insanı devamlı yeni şeyler al­maya itiyor. İhtiyaçlar yapay bir hale geldi, ihtiyaç birse önceden, şimdi ona, yirmiye çıktı. Sırf üretimi artırmak için tüketimi yüksek tutmak gerekli. Bu da insanlara Varlık içinde yokluk hissettiriyor. "Filanca kişi­de var ama bende yok", "Benim elbisem modaya uygun değil", "Araba­yı almamın üzerinden bir sene geçti, değiştirmeliyim" gibi... Yapay bir mutsuzluk oluşuyor. İnsanlar alışveriş yaparken temel ihtiyaçlara göre değil, toplumun takdir ve övgüsüne göre hareket ediyorlar.

Yapay mutsuzluk dediniz anlatırken, açabilir misiniz biraz?

Tolstoy diyor ya, "Sıradan şeylerle mutlu olmayı öğrenmek," bunu yapamıyor insan. Küçük şeylerden, sıradan şeylerden mutlu olmayı başarabilmek lazım... Mutluluk Biliminde bu, otantik mutluluk' diye geçiyor zaten. Yani varken de, yokken de mutlu olmayı başarabilmek, zindanda da olsa, sarayda da olsa mutlu olmayı başarabilmek. İnsan her mevsimde meyve veren ağaç gibi her şartta mutlu olmayı başarabilmeli. Dış nedenli mutluluk var artık iç nedenli değil. Yani belli şartlara bağlı mutluluk: "Şuyum olsun mutlu olayım, buyum olsun mutlu olayım" düşüncesi hâkim. Hâlbuki mutluluk şartlara bağlı değil, iç gerekçelerle mutlu olması lazım insanın. Doksan yaşında bir yaşlıya soruyorlar, "Bu mutluluğu neye borçlusun?" diye, cevabı, "Ben çalışmayan organlarımı değil, çalışan organlarımı düşünüyorum," oluyor. Mutluluğunun sırrını bu cümle anlatıyor. Çalışmayan organını düşünürse ya kalp krizi geçirirsem, ya tansiyonum yükselirse diye kendini hasta edebilir. Çalışan or­ganları düşünmeye zihinsel olarak kendini yönlendirmiş. İç motivasyon var burada. Beklenti yükseldiği zaman, şartlara bağlı mutluluk oluşuyor. Bu da modern insanın birçok şeye sahip olduğu halde mutlu olamama­sının bir diğer nedeni, diğeriyse sosyal hareketlilik, ekonomik hareketlilik çok arttı. Zaman yetmiyor insana, zaman baskısı var. Zaman baskısı elli yıl önce yoktu çünkü komşusunun kızıyla evlenirdi, babasının işini devam ettirirdi, sedanter (sakin) bir hayat sürerdi. Ekonomik ve sosyal hareketlilik sınırlıydı, erkenden yatardı mesela. Bu da ona yeterdi ama şimdi öyle değil; televizyon var, sosyal hayat var. Ekonomik hareketlilik, sosyal hareketliliği beraberinde getirdi. Sosyal hareketlilik de stres olarak döndü insana. Stres tanımı 1960'lardan sonra psikolojiye girdi, ondan önce yoktu.

Ne oldu da stresin esiri olduk peki Hocam?

Endüstri devrimi oldu. İlk stres kelimesi de madenlerin birbirine basınç yaptığı durumları tanımlamak için kullanılıyor. Daha sonra en­düstri devriminin kültür haline gelmesiyle de insanlara etki etmeye baş­lıyor. İnsan eskiye göre daha hızlı yaşıyor ve zaman fakiri. Bu da stres seviyesini yükseltiyor ve sahip olduğu küçük şeylerle mutlu olmasını engelliyor. Sabah işe gidiyor, akşam çıkıyor, büyük bir yoğunluk; çocu­ğuyla ilgilenemiyor, ailesiyle yeterince birlikte olamıyor, kendine zaman ayıramıyor. Bu gibi durumlar da kişinin mutlu olmasını engelliyor. Bir üçüncü neden de sosyoekonomik dayanaklar zayıfladı. Yalnızlaştı in­san, eski çağlara göre insanlar daha çok şeye sahip ama yalnız. Bireysel­liği bencilliğe dönüştürdü. Benmerkezciliğin sonucu da zaten yalnızlık oluyor. Hatta bu popüler psikiyatride Kaliforniya sendromu diye bilinir.

Kaliforniya sendromunu biraz açıklayabilir misiniz?

Bu sendromun birinci özelliği hedonizm, yani zevkçilik. İkincisi ben- merkezcilik. Bir insan zevki de, egoyu da seçerse değerlilik ölçüsü deği­şiyor kafasında; zevkime uygunsa iyidir düşüncesine dönüşüyor. Değerli olan olmayan, benim için uygun olan olmayan... Bunlara frontal lob karar veriyor biliyorsun. Frontal lobdaki o karar verici sistemi, filtre sis­temini, değerlilik ölçüsünü yanlış çalıştırıyoruz biz. Hatta bir iş adamı Marmaris'e balık tutmaya gidiyor, bir arkadaşı da diyor ki, "Böyle çok mutlusun, burada kalsana," adamın cevabı, "Balıklar beni alkışlayamıyor ki," oluyor, yani zevk peşinde koşuyor, narsizmi besliyor. Benmerkezcilik zaten narsizmin ana semptomu; kendine hayran olan, kendini toplumun merkezinde gören... Her şey kendi şartlarına uygun olsun istiyor.

Modernizmle birlikte narsizm de arttı o zaman...

Modernizm narsistik bireyleri arttırdı. Narsistik kişilik bozukluğu toplumda belli bir oranda varsa, kültürel narsizm, etnik narsizm de buna dâhil hazcılık, hedonizm, egoizm ve yalnızlığı da beraberinde ge­tiriyor. Eşi hasta oluyor, "Dünyaya bir kere geldim ben, onun kahrını çekemem," diyor. Çocuğu hasta oluyor ilgilenmiyor, "Yaşlılarla sosyal kurumlar ilgilensin," diyor. Bunların sonucunda yalnızlık ve mutsuzluk ortaya çıkıyor. İnsan sosyal bir varlıktır çünkü. Hatta farelerle ilgili bir deney var, fareleri kokaine bağımlı hale getiriyorlar. Düğmeye bastıkça içiyor, içtikçe şuursuzca basmaya devam ediyor, kokain bağımlısı olu­yor ve ölüyor. Daha sonra kokain bağımlısı yaptıkları bir fareyi sosyal ortama, çiftlik gibi bir yere koyuyorlar. Yavruları var, oyukları var. Fare kokain içmekten vazgeçiyor, onların arasına giriyor, bağımlılıktan kur­tuluyor. Farelerde bile sosyal işbirliği bağımlılığı azaltıyor. Yalnızlığın bağlanma nesnesi olarak maddeyi görüyor insan. Kişinin sosyal desteği iyiyse bağlanma modeli olarak maddeye ihtiyaç duymuyor. Bakıyorsun ailesiyle, arkadaşlarıyla güvenli bağlanmayı sağlıyor. Güvenli bağlanma­yı sağlayınca da madde bağımlılığı ortadan kalkıyor. Depresyon riski azalıyor. Modernizm bu bağlanma şeklini bozdu. Bağlanma duygusunu, bağlanma nesnesini değiştirerek insanı yalnızlaştırdı.

Hedonizm dedik ama herkes keyif almayı seviyor, aradaki ince çizgi nerede?

Kişinin zevk aldığı şeylerin doğal olması gerek. Koşmasıyla beraber aldığı zevk gibi... İnsanın diğer canlılardan farkı ödülü ertelemeyi ba­şarması... Bir amacı olacak ve o amaca yönelik ödülünü erteleyebilecek. Duygusal beyin çalışmalarında lokum testi vardır çocuklarla yapılmış; anaokulu çocuklarına kutularla lokum götürüyorlar: "Bu lokumu iste­yene hemen bir tane vereceğiz ama on beş dakika bekleyene daha çok vereceğiz," diyorlar. Bir grup hemen istiyor, diğer grup da on beş dakika oyalanıyor, tutuyor kendini, onlara istedikleri kadar lokum veriyorlar. Yirmi sene takip ediliyor bu çocuklar. Duygularını erteleyebilenlerin duygusal zekâları yüzde yirmi yüksek çıkıyor. Karşı cinsle daha rahat arkadaş olabiliyorlar, sosyal işbirliğinde daha başarılılar. Yani kısa vadeli zevkler peşinde koşmak kişinin yararına değil.

Hedonizmin sınırını nasıl çizmeli insanlar? Sınır çizilebilir mi?

Hedonizm insanın psikolojik doğasının gereği ama insanın belli bir hedefi, yüksek bir ideali varsa o anki zevkinden vazgeçmesi lazım. Hedo­nizmin en büyük düşmanı amaçtır. Ben diyelim ki doçent olmak istiyo­rum, günde bir iki saat yabancı dile çalışmam gerekiyor, bir idealim var çünkü ama öyle bir isteğin yoksa çalışmıyorsun. Hatta çalışanlara içlerin­den üşengeçlik geldiği zaman hemen, "Niçin çalıştığını hatırla," diyoruz Neden çalıştığını hatırladığı zaman içindeki çeldiricilere, yoldan çıkarı­cılara direnç gösterebiliyor. Yine frontal bir fonksiyon. Modernizm 'ânı yaşa' diye bir felsefe geliştirdi, hâlbuki bunun doğrusu anda yaşadır. Bu­günde yaşasam, geçmişi, geleceği takma yapmasın. Bu anda yaşasın ama sadece bu ânı yaşamasın. İnsanın gelecekle ilgili de bir stratejisi olması lazım. Olması gereken, 'anda yaşa felsefesi, kişinin bugüne odaklanması gerektiğini anlatan kavramı 'ânı yaşa diye değiştirerek geleceği yok say­mak, umursamamak tarzında amaçsız bir insan tipine sebep oluyoruz farkında olmadan. Bu da hedonizmin olumsuz kullanımıdır.

Aile kurumunun geleceğini nasıl görüyorsunuz? İnsanlar artık birbirine katlanamaz oldu. Evlilik süreleri çok kısaldı, aile kurumu ortadan kalkacak mı sizce, öyle bir gidişat var gibi?

'Gelişmiş ülkelerdeki bazı çift terapistleri çok ümitsizler ve boşanma terapisti gibi çalışıyorlar. "Yüzde elli başarısız olan bir kuruma yatırım yapılmaz. Yüzde elli kaybedeceğin bir işe girmezsin. O halde evliliğe de ne lüzum var?" diyorlar ama bu bir sonuç, sebep değil. Evliliğin kötü sonuçlanması insanın işbirliği kurmayı becerememesiyle ilgili bir du­rum. Aşk sebep midir sonuç mudur? Şu an modern yaşam aşkı sebep olarak görülüyor. "Âşıksan evlen, değilsen evlenme!" diyor. Hâlbuki iyi aşk, artı iyi işbirliği olduğunda aşk ömür boyu sürüyor. İyi işbirliği kuramazsa aşk buharlaşıyor. O yüzden iyi işbirliği kuran kişiler birbirlerine âşık olmasalar da sonradan âşık olabiliyorlar. Gerçek aşk iyi işbirliğinin sonucudur. Geçici aşklarda iyi işbirliği kurma becerileri yoksa ego savaş­ları başlar, "Ben haklıyım", "Sen haksızsın"a döner mesele. Evliliğin üç dönemi var: Birincisi romantizm, âşık olunan dönem. Evlilik ilerleyince de kaçınılmaz olarak ikinci döneme giriyorsun, yani kişilik çatışmaları­nın, güç çatışmalarının yaşandığı dönem. Araştırdığında görüyorsun ki, bu dönemde kadın kendini çocuklarına, erkek de işine vermiş. İkisi de çalışıyorsa işe odaklanmışlar, birbirlerine olan ilgileri azalmış. Evlilik, mangalda ateş yanar ya, onun gibi bir şeydir. Beslenirse devam ediyor, beslenmezse sönüyor, çok uzak kalırsan iyice sönüyor. Çok yakınlaşırsan da yakıyor çünkü yapış yapış ilişkiler de zarar veriyor. O mesafeyi doğru tutarak işbirliği kurabilmek mesele. Sıcak ve ölçülü bir ilişki kurmalı. Güç ve kişilik çatışması yaşanınca da taraflar bu duruma akıllıca çözüm bulabilirlerse evlilikte bağlılık, olumluluk dönemi başlıyor.

Kaç yıl sürer Hocam bu dönem?

Elli yıl sürüp de halen çatışma dönemi devam edenler bile var.

Uzun süren evliliklerin bir sırrı var mı?

Bazen gençler nikâhlarına çağırıyorlar beni, 4S kuralından bahsedi­yorum ben de onlara, yani sevgi, saygı, sadakat, sabır. Dördü varsa o evlilik bir şekilde yürüyor. Bir evlilikte kriz olmayacak diye düşünmek çok gerçekçi değil ama 4S kuralı varsa sürüyor. Kriz olmaması insan doğasına aykırı çünkü farklı ortamlarda büyümüş iki kişi bir araya ge­liyor, farklı hayat senaryoları var ve evlilikle birlikte hayatlarındaki ak­tör değişti. Aktör değişince o senaryoyu yeniden yazmaları lazım. Çoğu yazmıyor, aynı senaryo devam etsin istiyor. Olmuyor ki!

Biz eşimle birlikte büyüdük sayılır Hocam, erken evlendik çünkü bu da ayrı bir bağ oluşturuyor galiba?

Buna Mikelanj fenomeni deniyor. Mikelanj fenomeninde beyinde nöroplastisite oluşuyor, birbirlerine güçlü bağlarla bağlı olan kişilerin beyinleri birbirini aynalıyor. O daha bir hareketi yaparken ne istediğini anlıyorsun.

Yeni bir bilgi var Hocam; uzun süre arkadaşlık yaptığınız insan­larla benzer düşünmeye başlıyorsunuz, evlilik süresi uzadıkça da aynı süreçler oluyor.

Sen de biliyorsun ki beynin yüzde yirmisi ayna nöronlar. Ayna nöronlarla o iki yakın insan birbirini sezgisel olarak algılıyorlar. Ve ben­zer tepkileri veriyorlar, uyum oluyor bu sefer.

"Arkadaşımı söyle, sana kimi olduğumu söyleyeyim" lafının bilimsel kanıtı bu değil mi?

Birlikte yaşadığı kişinin boyasını boyar kişi. Onun ahlakıyla, huyuyla benzeşir bir süre sonra. Arkadaşlıkta, dostlukta huy bulaşıcıdır.

Sosyal medya kişilik bozukluklarının ortaya çıkışını tetikliyor mu? Sosyal medyayla birlikte yemi psikiyatrik hastalıklar tanımlandı mu?

Sosyal medyayla birlikte biz bir test geliştirdik ve FOMO (Fear of Missing Out) adını verdik. Online olamadığın zaman yaşanan huzursuz olma durumu sanal bağımlılık, davranışsal bağımlılık olarak geçiyor. Sa­nal bağımlılıklarda kişide tıpkı uyuşturucu bağımlılığında olduğu gibi aynı ödül ceza sistemi işliyor. Olmadığı zaman krize giriyor. Sekiz belir­tisi var bağımlılığın, mesela biri aşırı zihinsel uğraş, diğeri planlanandan daha fazla zaman harcamak yani "iki dakika şu sosyal medyama baka­yım" deyip, bir saat geçtiği halde hâlâ başından kalkamamak. Üçüncü belirtisi bağımlılığın günlük yaşam aktivitelerini bozması. Ulaşamadığı zaman krize giriyor.

"Yoksunluk var mı?" diye soracaktım ben de...

Yoksunluk belirtisi gibi; sinirleniyor, öfkeleniyor, hırçınlaşıyor. Ba­ğımlılığın ana semptomu olarak kişinin kontrol kaybı kabul edildi. Kontrol kaybı yaşıyorsan yaptığın işle ilgili bağımlılık vardır. İlla yok­sunluk olsun, illa krize girsin durumu artık bağımlılıkta ana semptom değil. Nöroplastisitenin bozulduğunu gösteren en önemli şey, kişinin kontrolünü kaybetmesi, fazla zaman geçirmesi, dürtülerini kontrol ede­memesi ve tehlikeli kullanması... Mesela araba sürerken sosyal medyayla ilgilenmek tehlikeli kullanıma giriyor. Bu bağımlılık işaretidir.

Bizi sosyal medyaya bu kadar bağlayan nedir sizce?

Sosyal medyada müthiş bir cazibe var. Çekici çünkü yirmi dört saat ulaşabiliyorsun. İnsan beyni sanal gerçeklikle fiziksel gerçekliği benzer algılıyor. Kişi evinin güvenli ortamında bilgisayarındaki sanal dünyada eğleniyor, geziyor, koşuyor, yarışmalara giriyor müthiş bir coşku, he­yecan ama bu gerçek değil. Elektronik fon transferi sanaldır. Bir şifre giriyorsun, tuşa basıyorsun, oradan oraya on bin dolar transfer ediyor­sun. İşlem sanal fakat sonuç gerçek... O halde sanal aslında sanal değil, gerçek. Bilgisayara giriyor, her türlü tehlikeli oyunu oynuyor, yalan söy­lüyor, onu bunu öldürüyor Ama sonuç gerçek. Beyin onu gerçek gibi kaydediyor.

Dissosiyatif (çoklu kişilik bozukluğu) bir durum mu oluşuyor hocam?

Belli bir süre oynayıp bırakabiliyorsa kişide kontrol kaybı yok de­mektir. Kontrol kaybı varsa kişinin hayatının merkezine artık o gelmiş­tir, hayattaki tek ilgi alanı o olmuştur.

Kişilik patolojisini tetikliyor mu?

On iki ana kişilik var. Bu kişiliklerde kişi belli bir kümedeyse empati kuramıyor. Empati kuramayanlar antisosyal kişiler, narsist kişilerdir ve daha büyük bir risk grubundadırlar. İnsanlardan hep övgüyle beslen­dikleri, başarı ya da sonuç odaklı hareket ettikleri ve empati yapama­dıkları için benmerkezci olma eğilimleri daha fazla. Bu kişilik yapısını kişilik bozukluğuna dönüştürüyor sosyal medya bağımlılığı. İnsan, ki­şilik bozukluğunda özeleştiri yapamaz ve bunu gerçeklik olarak, kabul eder. Bu değişmiyor. Bağlanma probleminin ön planda olduğu kişilik kümesindekiler de risk grubunda. Güvenli ve organize bağlanmayı be­ceremedikleri için kaçıngan, kaygılı bağlanma gibi bağlanma modelleri var. Bağlanmayı yönetemiyorlar.

Cep telefonuyla devamlı uğraşmayı da bir bağımlılık gibi değer­lendirebilir miyiz?

Tehlikeli kullanım, zararlı kullanım, günlük yaşam aktivitelerini bo­zarak kullanım varsa ve hayatın ana merkezine alınmışsa cep telefonu, hastalıktır bu. Tek ilgi alanı cep telefonu olmuşsa kişinin, bu artık pa­tolojik bir durumdur. Normal yaşantısını bozduğu için tedavi gereki­yor, kişinin kendi kendine bunu düzenlemesi gerekiyor. Düzenlemezse beyindeki ödül ceza sistemi bozulduğu için kendi kendini yönetemiyor demektir.

Sosyal medya bağımlılığının kişilik bozukluğu boyutu nasıl oluyor?

Yalan söylüyor, rahatlıkla kendi kimliğini gizliyor, insanları etkiliyor, buluşuyor, aldatıyor ve bunu bir oyun gibi yapıyor. Sanal gibi başlıyor, sonunda gerçek olabiliyor. Sosyal medyayla ilgilenen çocuğun ebeveyn gözetimi altında olması lazım, anne baba gözetimi olmadan çocuğu sosyal medyanın içine bırakmak ergenlik öncesi özellikle tehlikeli du­rumlar yaratabilir. Bazıları "On beş yaşına kadar cep telefonu vermeyin çocuklara," diyor ama bu gerçekçi bir yaklaşım değil. Bütün arkadaşla­rında varken ona vermemek olmaz. Çocuğa telefonu akıllıca kullanmayı öğretmek gerek. Evde anne baba cep telefonunu doğru kullanıyorsa, ço­cuk da büyük ihtimalle doğru kullanır. Anne babanın elinden cep tele­fonu düşmüyorsa, çocuk da bunu normal görüyor. Anne baba çocuğuna günü planlamayı öğretirse, cep telefonundan, sosyal medyadan korkma­sın. Diyelim ki çocuk saat üçte eve geldi saat beşe kadar serbest zamanı olsun, ne isterse yapsın ama beşte dersinin başında olması gerek. Saati geldiğinde kendi kendine oturması gerek. Bazen beş dakika geciktirir, annesini kontrol eder. Siz ısrar ettikçe söz verdiği için oturur, sonrasında otomatik olarak yapmaya başlar. Zamanını planlamayı öğreterek, gele­cek planlamayı öğretiyorsunuz aslında. Sosyal medya kullanma cenkleş­mesine girmek yerine çocuğa günü planlamayı öğretmek önemli.

Ama yine de internette ne yaptığını da bilmek gerekiyor değil mi? Serbest zamandan denetimsizlik anlaşılmasın Hocam.

Serbest zamanında da olsa sosyal medyada nereye giriyor, kiminle konuşuyor onu anne babayla paylaşması gerek. Yanlışı da paylaşmayı öğretmek lazım çocuklara... "Bu neden yanlış anne, neden yanlış baba?" diyebilsin. Anne babasıyla yanlışı ve doğruyu konuşabilirse çocuk, sos­yal medya da onun gelişimine katkı sağlar. Mesela oyunlar stres altında soğukkanlı kalma becerisi kazandırır çocuğa. Oyunu yasaklamayalım ama istediği zaman da onu bırakabilmesi gerektiğini öğretelim. Çocu­ğu hayatın gerçeklerinden kopartarak sera çiçeği gibi büyütmek yerine hayatın içinde olmasını sağlayalım. Özdenetimini bozmadan, nerede duracağını bilmeyi öğrenerek büyümeli çocuk burada da anne babanın kılavuzluğu çok önemli.

Her anne baba bunu beceremiyor ama ne yazık ki...

Anne baba yapmazsa çocuk da yapmıyor. Evde gerilim oluyor, çocuk sosyal medyayı sığmak olarak görüyor. Evin fırtınalı havasından kur­tulmak için sosyal medyaya sığmıyor. Sosyal medya birçok problemin sebebi değil sonucu da aynı zamanda.

Şiddet dünyada ve buna paralel olarak bizim toplumuzda da art­tı. Şiddet artışının bir kırılma noktası var mı?

Günümüzde dürtüsel şiddet var çünkü benmerkezci insan bir en­gelle karşılaştığında bunu aşılması gereken değil de, yıkılması geren bir engel olarak görmeye başlıyor, ezip geçerim diye düşünüyor. Bu antisosyal bir özelliktir. Öfke kontrolü sözcüğünün arkasında ben- merkezcilik var. Günümüzde bireysellik adı altında egosundan daha büyük organı olmayan insanlar mevcut. En büyük organı ego... Egosu yüksek olan insanda büyüklük duygusu vardır, yani karşı tarafı değersizleştirir. Biraz argo bir tabir olacak ama büyüklük duygusu sarımsak kokusu gibidir. İnsan sarımsak yediyse istediği kadar karanfil çiğnesin, karşı taraf anlar.

Kibir saklanamıyor yani?

Uzun ilişkilerde daha çok anlaşılır; çıkar çatışması olduğu zaman, uzun bir yolculukta, alışverişte bir insanın kibirli olup olmadığını anla­yabilirsiniz. Kibir anlaşıldığı için de giderek yalnızlaşıyorlar, çünkü ve­rici olamıyorlar, adil davranamıyorlar. Bir pasta paylaşılıyor mesela, en büyük payı kendisi almak istiyor.

Bunu da hakkı olarak görüyor değil mi?

Evet, hak duygusunu da kendine yönelik algılıyor. "Ben özelim, en büyük parça benim olmalı," diyor. Kardeşlerden birini prenses gibi ya da evin küçük hükümdarı gibi büyütürsen diğer kardeşlere göre en bü­yük payı alma hakkını kendinde görüyor çünkü öyle eğitiliyor. Kardeş kavgası çıkıyor sonucunda. Adil paylaşımın en büyük düşmanıdır ben- merkezcilik. Adil paylaşımın olmadığı yerde de şiddet oluyor.

Benmerkezcilik yetiştirmeye mi bağlıdır, yine burada her şey ai­lede mi bitiyor?

Benmerkezcilik genetik mi değil mi diye bir çalışma yapılmış. Ana­okulu çocuklarına dörder tane çikolata veriyorlar, herkes bunları alıp yiyor ve sonra da dağılıyor, sorun yok. Aynı sınıfta daha sonra çocuklar­dan birine bir, diğerine üç, birine de yedi çikolata veriyorlar. Çocuklar­dan birine de hiç çikolata vermiyorlar, bir müddet sonra bakıyorlar ki müthiş bir kavga çıkmış, insanda adil paylaşım konusunda bir gen mi var diye araştırılıyor çünkü daha o çocuk hak duygusunu öğrenmemiş. Paylaşım duygusunu tam öğrenememiş anaokulu çocuklarının arasında kavga çıkması paylaşımla ilgili bir gen mi var diye düşündürtüyor bilim insanlarını. Adil paylaşımın olmadığı yerlerde kavga, öfke oluyor. Top­lumsal şiddetin en büyük nedeni, -tarihte de öyle- gelir adaletsizliğidir. ABD dünyanın yüzde beşi ama kaynakların yüzde yirmi beşini tüketi­yor. Avrupa'da da aynen öyle, insanlar da oralara göçüyorlar. Hayranlık­tan değil, mecburiyetten. Bu gücün olması aslında gelir adaletsizliğinin sonucudur ve dünyada Hitler'in ortaya çıkmasının nedeni o dönemde Almanya'da yaşayan Musevilerin aşırı zenginleşmesiydi. Hitler de bunu kullandı. Dünyada gelir adaletsizliği var, Birleşmiş Milletler de bununla ilgili hiçbir şey yapmıyor mesela. Bu da politik ve sosyal şiddete götürü­yor insanları ama bireysel şiddette de bunun payı var.

Savaşların evrimi konusuna değinmek istiyorum. Psikolojik sa­vaş en çok üzerinde durulan ve aslında bu anlattıklarınızın hepsi bir savaş. Artık savaşların türü mü farklı?

Enteresandır, birkaç hafta önce Genelkurmay Başkanı YÖK'te bir toplantı yaptı tüm rektörlere. Ben Genelkurmay Başkanlığı'nın böyle bir vizyon değişimi yakalamasına şaşırdım ve sevindim. Genelkurmay Başkanı şu anki durumu, "Ulusal güvenlik kavramı değişti, sınır güven­liği yok, artık insan güvenliği odaklı politika yapıyoruz," diye anlattı. Ve "Daha önce sınır savaşları vardı, şimdi onun yerini hibrit savaşlar aldı. Eskiden istihbarat almaya çalışırdık, şimdi dezenformasyon var, doğru bilgiyi ayıklamak da zorlanıyoruz," diye ekledi.

Siber savaş durumları, gerçek oldu yani?

Evet, psikolojik savaşın en büyük yöntemi bilgi savaşı, kullandığı alan da internet. Zaten psikolojik savaşta mermiler sözler ve kelimeler­dir. Top tüfek yerine kullanılan silahlarda en önemli şey karşıt fikirler oluyor. Psikolojik savaşta yetiştirilmiş fikirler var, bir ülkeyi karıştırmak için nasıl bir fikir ortaya atıp bunu topluma anlatırsam kavga çıkar, üze­rine eğitilmiş fikirler bunlar. Irak'ta senelerce camilerde bombalar patlatıldı, arkasından mezhep duyarlılığı olan camilerde bombalar patlatıldı ve mezhep savaşları başladı. Bunun arkasından Işid gibi bir güç orta çıktı ve bu şekilde bir hâkimiyet kurmaya çalışıyorlar Ortadoğu'da. Mezhep farklılıkları üzerine yetiştirilmiş fikirler var, o fikirler üzerinde projeler yapılmış, bunlara da Vekâlet savaşı' deniyor. Terör örgütleri birileri adı­na savaşıyor. Günümüzün savaş stili değişti, şu anda postmodern savaş şeklinde devam ediyor.
  
Artık savaş hep var yani değil mi?

Var evet, daha önceleri bu sınırlıydı; savaşlar radyo ve televizyon­la yönlendirilmeye çalışılıyordu. Şu anda sosyal medyaya baktığınızda Suriye'de savaşanlar cep telefonuyla konuşuyor cephede. Bu da demek oluyor ki, sosyal medya her yere ulaşıyor ve her yerde kullanıyor.

Çok da kontrolsüz büyüyor, dünya artık bir strateji de geliştire­miyor sosyal medyayla ilgili.

Davos'ta Prof. Hariri konuşma yaptı ve zihin kontrolü dönemine girdiğimizi söyledi. Artık insanlar tuşlarla yönetilecek. Sadece komplo senaryosuymuş gibi dursa da, beş on sene içinde insanların deri altlarına enerjisi birkaç sene yetecek küçük piller yerleştirilerek kişiler yönlendiri­lebilir ve ne yaptığı, nereye gittiği bilinebilir hale gelecek belki de. Daha önce enerji kaynağı bulamıyorlardı, şimdi o da bulunabiliyor.

Biz nörobilimcilere hiç de uzak gelmiyor bu anlattıklarınız ama insanları da paranoyaklaştırmak istemem...

O nedenle kanıtsız konuşmamak lazım ama çeşitli yazılımlarla, rad­yo frekans dalgalarıyla beyni etkilemeye çalışan askeri projeler de var hali hazırda. Bu olacak, körü amaçlı da, iyi amaçlı da kullanılabilir ama bizim iyi amaçlı kullanım üzerine erik duyarlılık geliştirmemiz gerekli.

Sizce bir insanın kendisini en iyi şekilde besleyecek eylem biçi­mi hangi yönümüzü besleyendir? Kendimden örnek verirsem, bir canlıya faydalı olduğum hissi benim için her türlü maddiyattan öte. Teşekkür eden bir bakış bana dünyayı veriyor, insanlar kendilerini iyi hissetmek için ne yapmalılar?

Burada tek doğru yok, kişiye göre değişiyor bu doğru. Mutluluktan, iyilik halinden ne anladığın önemli; kişinin iyilik hali bencil bir iyilikse, mutluluğu bencil bir mutluluksa, sadece kendi mutluluğunu düşünü­yorsa o kişi iyilerden olmaz, kötülerden olur. İnsanları iyiler ve kötü­lerden oluşan iki gruba ayırırsak ama... Bunu yaparken de nörobilimin referanslarıyla değerlendirelim; duyguları daha önce bu derece ikiye ayırmıyorduk çünkü. İnsanlarda iyicil ve kötücül duygular var, ön beyin bu ikisi arasında dengeleme yapıyor. Frontol lob eğitimi önemli, bey­nin kaptan köşkü frontal lobdur biliyorsun. Bir gemi düşünün, nereye gideceğini biliyorsa rüzgâr ona yardım eder ama bilmiyorsa sürüklenir gider, yelkenini yönetemez. İnsan da hayatta bir haritada gibidir. Ne­rede olduğunu bileceksin, nereye gideceğini bileceksin ve yolunu çize­ceksin. İnsanın hayatta amacı ve farkındalığı varsa ki duygusal zekânın dört adımı var; özbilinç, özyönetim, sosyal bilinç ve ilişki yönetimi, bu dördünü yapabiliyorsa kişi bu durumda küçük şeylerden mutlu olmayı becerebilir. İnsanların iyi hissetmesi için iki cümle kur derseniz, birincisi "Sıradan şeylerden mutlu olmak", ikincisi "Dünyayı değiştirmek yerine kendimizi değiştirelim" olur. Bunları yaparsa her ortamda mutlu olmayı başarıyor insan. İyilik hali ortaya çıkar. Başkasını mutlu ettiğinde kişi­nin kendisinde de aynı anda mutluluk hormonları ortaya çıkıyor.

Budist rahipler üzerinde bir çalışma yapıldı. Önce Amerikalı birine vücudu yanmış insan resmi gösteriliyor, beynin tepkisine bakılıyor, Bu­dist rahibe de aynı resim gösteriliyor, onun da beyin tepkisine bakılıyor. Ortalama bir Amerikalının beyninde nefret, korku etkinliği başlıyor. Budist rahibin beynindeyse şefkat ve yardım etmeyle ilgili bir etkinlik başlıyor. Budist rahip bunu genlerinden almamış, eğitimle geliştirmiş.

Yardım etme duygusuyla kişi kendini mutlu ediyor aslında. O nedenle sosyal işbirliği ve sosyal duyguları geliştirmek mutluluğun önemli bir formülü. İnsan sosyal bilinçle, sevdikleriyle mutlu olmayı başarabilir, tek başına değil. Bireyin mutluluğu değil takımın mutluluğunu öğren­mek gerek. İhtiyacı olduğu zaman onu yarı yolda bırakmayacak bir ki­şinin varlığını hissetmek insana kendini güvende hissettiriyor. Bu bizim kültürümüzde dostluk diye geçer. Takım mutluluğu dedik ama bir de toplam mutluluk var, yani sürdürülebilir olması önemli. Kişinin şu an mutlu olması yetmez, "Beş sene sonra da mutlu olabilecek mi, doğru bir çizgide mi gidiyor?" sorularının olumlu bir cevabı olmalı ama günü­müzdeki hızlı yaşantı, "Bugün mutlu olayım da, sonrasında ne olursa olsun" felsefesi üzerine kurulu. O nedenle orta ve uzun vadede mutlu­luk gerekli. Mutluluk kalitesi toplam mutlulukla ölçülür.

Okunma : 1861

ÜHA

 

İlgili

17 Temmuz 2018
"Kişisel Haberler" içerisinde
06 Mart 2020
"Kişisel Haberler" içerisinde

Haberler

Foto Galeri