Prof. Dr. Tarhan: “Velilerimiz ilk savunma hattıdır”

16 - Barış Adalet ve Güçlü Kurumlar17 - Amaçlar İçin Ortaklıklar3 - Sağlıklı ve Kaliteli Yaşam8 - İnsana Yaraşır İş ve Ekonomik Büyüme

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi tarafından düzenlenen programda velilerle bir araya geldi. Tarhan, “Koruyucu ve Önleyici Ruh Sağlığında Velililerin Rolü” başlığını ele aldı. Ailenin çocuk gelişiminde ilk savunma hattı olduğunu vurgulayan Tarhan ebeveynlerin güvenli, şeffaf ve yargılayıcı olmayan bir ev ortamı oluşturmasının önemine dikkat çekti. Dijital çağda ekran maruziyetinin çocuklar üzerindeki etkilerine değinen Tarhan, ebeveynlerin çocuklarını doğru gözlemlemesi gerektiğini, kognitif körlük ve aşırı müdahaleci ebeveynlik tutumlarının sağlıklı iletişimi zayıflatabileceğini ifade etti.  

Söyleşiye Üsküdar İlçe Milli Eğitim Müdürü Semih Durmuş, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü Rehberlik Hizmetleri Şube Müdürü Hasan Çelik ile yöneticiler, şube müdürleri ve veliler katıldı. 

Söyleşinin moderatörlüğünü Elif Gül üstlendi.

Semih Durmuş: “Farkındalık oluşturmayı ve dayanıklılığı desteklemeyi hedefliyoruz”

Üsküdar İlçe Milli Eğitim Müdürü Semih Durmuş programın açılış konuşmasını gerçekleştirdi. Durmuş; “Bakanlığımızın iki yıldır uyguladığı Maarif Modeli kapsamında çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu model çerçevesinde Aile Yılı kapsamında çok güzel etkinlikler gerçekleştirdik. Bizim asıl amacımız öğretmen arkadaşlarımızın, geleceğimizin teminatı olan yavrularımızın ve en büyük paydaşlarımız olan siz değerli velilerimizin psikolojik sağlamlığını ve dayanıklılığını daha da güçlendirmektir. Günümüzde uyarılar, tepkiler ve dürtüler birçok yönden bizi etkiliyor. Böyle bir ortamda ayakta kalabilmenin, her taraftan gelen olumsuz etkilere karşı güçlü durabilmenin en önemli unsurlarından biri psikolojik sağlamlığı artırmaktır. Bu nedenle gerçekleştirdiğimiz çalışmalarla bu konuda farkındalık oluşturmayı ve dayanıklılığı desteklemeyi hedefliyoruz.” ifadelerini kullandı. 

Hasan Çelik: “Yaptığımız işi sadece bir görev olarak görmüyoruz”

İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü Rehberlik Hizmetleri Şube Müdürü Hasan Çelik ise programda yaptığı konuşma şu ifadeleri kullandı:

“Yaptığımız işi sadece bir görev olarak görmüyoruz. Çünkü öğretmenlik yalnızca bir iş olarak görülürse çok da ileriye taşınabilecek bir meslek değildir. Bu meslek biraz adanmışlık, biraz da yapılan işle hemhal olmayı gerektirir. Aslında mesleğimizin koruyucu ve önleyici yönü çok daha ağır basıyor. Ülkemizde psikoloji ve psikiyatri gibi bilim dallarına bakış açısı ancak son yıllarda belli bir noktaya gelebildi. Eskiden bir psikiyatriste gitmek, bir psikiyatristin yazdığı ilacı kullanmak ya da bir psikologla düzenli görüşmek insanların yaftalandığı bir durumdu. Oysa bugün bunun bir ihtiyaç olduğu daha net görülüyor. Çünkü bizler insanların ihtiyaç duyduklarında başvurdukları ve kapısını çaldıkları önemli alanlardan biriyiz. Koruyucu ve önleyici çalışmaların değeri de tam burada ortaya çıkıyor.”

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Velilerimiz ilk savunma hattıdır”

Ailenin çocuk gelişimindeki koruyucu rolüne dikkat çeken Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Velilerimiz ilk savunma hattıdır. Çocuk hayat yolculuğuna çıkmış, ilerliyor. Çocuğun daha soyut düşüncenin gelişmediği 0-6 yaş döneminden başlayıp ilkokul, ortaokul ve daha sonraki eğitim süreçlerine kadar düşündüğümüz zaman anne-baba ilk savunma hattıdır. İlk savunma hattı zayıfsa eğitimcinin işi daha da zorlaşıyor. Biz çocuğu okula verdiğimiz zaman klasik anne-baba, ‘Eti senin, kemiği benim.’ tutumuydu. Bu tutum her ne kadar asırlarca eğitimde işe yaramış olsa da günümüzde bir çocuğun bir gencin etkilenmesi daha önceye göre çok farklı. Çocuğun korunması açısından annenin, babanın, ebeveynin rolü bu nedenle çok önemli. Toplumu koruyan normlar vardır. Birinci normlar hukuki normlardır, kanunlarla belirlenmiş normlardır. Bu normlar eskiye göre zayıfladı. Yani ne kadar yasa çıksa da koruyuculuğu azaldı. İkinci normlar sosyal normlardır özellikle gelenek ve görenek gibi normlar. Bunlar da eskiye göre çok hızlı yıprandı. Üçüncü normlar aile normlarıdır çocuğu koruyan evdeki normlar. Bu normlar için de şu anda son sığınak aile diyoruz. Ancak onlar da eskisi kadar koruyamıyor. Çünkü evin açık bir kapısı var. O da dijital ekranlar. Çocuk çeşitli nedenlerle küçük yaşlarda ekran maruziyetine fazla kalarak burada adeta boğuluyor. Dördüncü normlar ise vicdani normlardır. Ahlaki normlar, iç normlar diyoruz buna. Bir toplumu ve insanı koruyan normlar bunlardır. İç normları olan kişi, hesap verebilirlik duygusuyla gizli kötülük yapmaz dış normları olan kişi de açıktan kötülük yapmaz. Bu normların çocuklara öğretilmesi gerekiyor.” diyerek sözlerine başladı. 

 “Ev şeffaf bir liman olmalı”

Günümüzde ebeveynlik anlayışının değiştiğini belirten Tarhan; “Şu anda anne-babalık hem zorlaştı hem de kolaylaştı. Bilgiye ulaşmak kolaylaştı ancak bunu uygulamak için çabalamak gerekiyor. Anne ve babanın birinci rolü evi güvenli bir alan haline getirmektir. Yani evi şeffaf bir liman yapmak. Peki evin şeffaf bir liman olması ne demektir? Çocuk oraya sığınabilecek ama aynı zamanda her şeyi konuşabilecek. Eve gelirken bir mahkemeye geliyor gibi hissetmeyecek, yargılanıyor gibi hissetmeyecek kendini. Böyle bir ev olursa aynı zamanda fırtınalarda sığınacağı bir liman da olacaktır. Ev güvenli bir alan, şeffaf bir liman olursa çocuk dışarıdaki olayları yaşar, okuldaki zorlukları görür, arkadaşlarından etkilenir, akran zorbalığına maruz kalır. Çeşitli sorunlarla karşılaşabilir ama eve geldiğinde orası şeffaf bir liman olduğu için sığınır, konuşur ve problemlerini çözmeye çalışır. Fakat liman şeffaf değilse çocuk, ‘Anne-baba konu açarsa yargılanacağım, hemen sorgulanacağım, ardından bana bir nasihat konferansı başlayacak.’ diye düşünür. Bu durumda sessizleşir, içine kapanır. Sonra da aileler, ‘Benim çocuğum çok içine kapanık, konuşmuyor.’ der. Ne sorsanız ağzını bıçak açmaz. Bunun sebeplerinden biri de budur. Bu nedenle anne-babanın annelik ve babalık pratiklerini doğru anlaması gerekiyor.” ifadelerini kullandı.

“Kognitif körlük olunca insan bazı şeyleri göremez”

Anne ve babaların çocuklarını doğru gözlemleyebilmesinin önemine değinen Tarhan; “Anne-babalar eğer iyi bir gözlemciyse bu çok önemli bir avantajdır. İyi gözlemci olmak gerçekten çok önemlidir. Bazen çocukta birçok değişim olur ama bunu en son anne fark eder ya da başkalarından duyar. Eş aldatmalarında da benzer bir durum vardır. Kişi başkalarından duyar ama bir türlü farkına varamaz. Çünkü fazla sevince fazla korumacı olunca bazı şeyleri göremez. İşletmecilikte buna işletme körlüğü denir. İnsanda da kognitif körlük yani bilişsel körlük ortaya çıkar. Çok başarılı insanlarda da başarının verdiği ego kabarması nedeniyle kişi, ‘Ben her şeyi biliyorum.’ der kendini eleştiriye kapatır. Böyle durumlarda ego körlüğü ve kognitif körlük ortaya çıkar. Kognitif körlük olunca insan bazı şeyleri göremez. Mesela masanın üzerinde bir toplu iğne olsa ve kişi peşinen ‘Bu masada olmaz.’ diye düşünse her tarafı arasa bile bulamaz. Çünkü ‘Masada yoktur.’ şeklinde bir ön yargısı vardır. Bu ön yargı onu kognitif körlüğe sürükler. Ön yargılar ve kalıplaşmış yargılar insanın körleşmesine neden olur. Bunun çözümü de öz eleştiriden geçer. Objektif gözlemci olabilen bir anne ve baba, çocuğun davranışlarını çok iyi gözlemler. Ancak bunu işgalci bir tutumla yapmaz. Çünkü işgalci anneler de var. Çocuk tuvalete girer, kapıya vurup ‘Ne yapıyorsun?’ diye sorarlar. Eskiden helikopter anne diyorduk, şimdi drone anne diyoruz sürekli çocuğun üzerinde uçuyorlar. Bu tutum bazen babalarda da görülebiliyor.” şeklinde konuştu. 

Alarm işaretlerine dikkat!

Çocukların değerler eğitiminin aile içinde başladığını ifade eden Tarhan; “Anne ve babalar, hikayelerle ve anlatılarla çocuğun gelişen ruhuna bir tohum atarlar. Atılan o tohum ileride çocuk yalan söyleyeceği zaman aklına gelir ve kendisini durdurabilir. Bu nedenle anne ve babanın en önemli görevlerinden biri teknolojinin hız verdiği bu hayatta çocuğa değerler ve erdemli ahlakla yön vermektir. Anne-baba, çocuğunu gözlemleyip ‘Ben çocuğumu erdemli ahlaka göre mi yetiştiriyorum, yoksa sadece başarı odaklı mı yetiştiriyorum?’ diye kendine sormalıdır. Çocuk içine kapanmaya başladıysa, birdenbire sessizleştiyse, banyoda uzun süre kalıyorsa, daha önce öfkeli olmadığı hâlde öfkeli olmaya başladıysa, bilgisayara ve dijital dünyaya aşırı sığınıyorsa ve bunu bir stres azaltma tekniği olarak kullanıyorsa bunlar alarm işaretleridir. Ancak bunun için anne-babanın gözlemci olması, müdahaleci olmaması gerekir. Çocuğu gözlemledikten sonra bir hata yaptığında hemen ‘Niye sinirleniyorsun?’ diyerek nasihat vermek yerine, ‘Bak çocuğum, sinirlendin. Neden sinirlendiğini merak ediyorum seni anlamak istiyorum. Gel, bir konuşalım’ demelidir. Anne-baba ‘Anlamak istiyorum.’ dediği anda klasik bir konferans vermek yerine çocukla diyalog kurmuş olur. Böylece çocuk duygu regülasyonunu ve duygularını ifade etmeyi öğrenir. Geleneksel kültürümüzde uzun yıllar ‘Sorma, düşünme, itaat et.’ anlayışı hakimdi. Bunun olumsuz sonuçları görüldü. Bu kez de tam tersi bir noktaya gidildi ve her şeye izin veren ebeveynlik anlayışı ortaya çıktı. Oysa iyi bir anne-baba, çocuğun ilk öğretmenidir. Bunu unutmamak gerekiyor. Ancak okulda çocuğun avukatı gibi davranan annelik ve babalık, doğru bir ebeveynlik değildir. Koruyucu olan ilk yapı ailedir. Ailede bilinçli bir ebeveyn varsa problemler büyümeden ve dış olaylara yansımadan çözülebilir.” dedi.

“Bireysel fayda, toplumsal faydanın önüne geçiriliyor”

Bireysel başarı odaklı anlayışın yerini toplumsal faydayı önceleyen bir yaklaşıma bırakması gerektiğini belirten Tarhan; “Uzun yıllar boyunca kapitalist sistem, ‘Kendine yatırım yap, çok kazan, başarılı ol.’ diyordu. Başarı odaklı rekabetçiliği teşvik eden bir sistem hakimdi. Ancak bugün bunun yerine birbirini tamamlayıcı ve toplumsal faydayı bireysel faydanın önünde tutan bir anlayıştan söz ediliyor. Buna prososyal sistem deniyor. Prososyal sistemde bireysel faydadan çok toplumsal fayda önemlidir. Aslında bu bize hiç yabancı gelmiyor. Bu bizim kültürümüzde ve Anadolu irfanında zaten var. ‘Komşusu açken tok yatmama’ anlayışı prososyallik demektir. Fakat biz bunu büyük ölçüde terk ettik. Çocuklara daha çok kendi çıkarını düşünmeyi öğretiyoruz. Amerika’da bu konuyla ilgili ‘Narsisizm Epidemisi’ adlı bir kitap yayımlandı. Özellikle gençlerde narsisizmin arttığına dikkat çekiliyor. Bugün birçok problemin altında, evlerde yaşanan sorunların altında ve anne-baba rollerindeki sıkıntıların temelinde narsisizm yatıyor. Narsist bir anne ya da narsist bir baba, çocuğuyla sağlıklı bir ilişki kurmakta zorlanıyor. Çünkü ‘Her şeyi ben bilirim.’ anlayışıyla hareket ediyor ve çocuğundan sürekli başarı bekliyor. Narsisizmi besleyen unsurlar var varlık, zenginlik ve başarı gibi. Ancak prososyallik yok. Bireysel fayda, toplumsal faydanın önüne geçiriliyor. Oysa bireysel fayda ile toplumsal fayda arasında bir denge kurulması gerekiyor.” ifadelerini kullandı.

“Varoluşsal bunalımlar depresif ruh haline sürükleyebilir”

Modern insanın karşı karşıya kaldığı temel varoluşsal sorunlara değinen Tarhan; “Yalom’un tanımladığı dört temel varoluşçu anksiyete vardır. Varoluşsal bunalım dediği bu dört başlığın ortak özelliği, belirsizlik içermeleridir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri de bu varoluşsal kaygılardır. Örneğin bir aslanı düşünün karnı toksa ve onun güvenlik alanına girmiyorsanız size karışmaz. Ancak güvenlik alanına girdiğinizde hemen saldırır. İnsan ise bundan farklıdır. Yalom’un dört temel varoluşçu anksiyetesinden birincisi anlam arayışıdır. İnsan hayatına anlam verme ihtiyacı duyar. İkincisi yalnızlığı giderme ihtiyacıdır. İnsan yalnızlıktan hoşlanmaz, yalnızlık ona rahatsızlık verir. Bu nedenle bir aidiyetin parçası olmak, bir grubun içinde yer almak, bir yere ait hissetmek ve daha büyük bir anlamın parçası olmak ister. Yalnızlığı giderme ihtiyacı buradan kaynaklanır. Üçüncüsü, ölüme bir açıklama getirme ihtiyacıdır. İnsan ölüm gerçeğini anlamlandırmaya çalışır. Bu da temel varoluşçu kaygılardan biridir. Dördüncüsü ise özgürlük ihtiyacıdır. İnsan özgür olmak ister. Diğer canlılarda böyle bir arayış yoktur temel ihtiyaçlarını karşılamaları yeterlidir. Ancak insanda özgürlük arayışı önemli bir yer tutar. İnsan bu dört temel ihtiyacını karşılayamazsa varoluşsal bunalıma girebilir ve depresif bir ruh haline sürüklenebilir.” diyerek sözlerini sonlandırdı. 

Paylaş
Oluşturulma Tarihi09 Haziran 2026