Prof. Dr. Nevzat Tarhan’dan kravatlı Yunus Emre metaforu…
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Çocuk ve Öğretmen Okuma Kulübünün düzenlediği çevrimiçi söyleşide “Yunus Terapi” kitabı üzerinden öğretmenlerle bir araya geldi. Yunus Emre’nin öğretilerinin günümüz psikolojisindeki yeri ve modern insanın anlam arayışı ele alındı. Günümüzü “modern bir fetret devri” olarak nitelendiren Tarhan, dijitalleşmenin getirdiği dikkat dağınıklığı ve değer kaybına dikkat çekti. Anadolu irfanının modern eğitim sistemine entegre edilmesi gerektiğini vurgulayan Tarhan, Yunus Emre’nin kravat takılıp okullara, derslere sokulması metaforu üzerinden eğitim sisteminin modern dervişlere ihtiyacına vurgu yaptı.
“Yunus Emre’nin yaşadığı çağ fetret devriydi…”
Nevzat Tarhan’ın kaleme aldığı Yunus Terapi kitabını okuyan eğitimcilerle online platform üzerinden bir araya gelen Tarhan, Yunus Emre’yi daha iyi anlayabilmek için yaşadığı dönemin şartlarına bakılması gerektiğini vurguladı. Tarhan; “Yunus Emre’nin yaşadığı çağ Hz. Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli dönemlerinde olduğu gibi bir fetret devriydi. O dönem Anadolu’da Tapınak Şövalyeleri ve Moğol istilaları büyük yıkım bırakmıştı. Köyünde koyunu, ailesinde çocuğu çalınmamış neredeyse kimse kalmamıştı. Selçuklu’nun dağıldığı, Anadolu’nun sahipsiz kaldığı ve güven ortamının tamamen yok olduğu bir zamanda Yunus Emre eğitimini tamamlayıp hocasından el aldıktan sonra diyarlar gezmiş ve çeşitli makamlara varmıştır. Seksenli yaşlarına geldiğinde tüm şiirlerini bir araya getirdiği ‘Risâletü’n-Nushiyye’ isimli eserini kaleme almıştır. Dağda gezerken rastladığı bir çobanın kendi şiirlerini ezberden okuduğunu duyunca, ‘Tamam, ben vazifemi yaptım.’ demiş ve bir müddet sonra vefat etmiştir. Aslında Yunus Emre şiir diliyle Anadolu’daki o derin sosyal ve bireysel travmaları tedavi etmeye çalışmıştır. Şiir doğrudan duyguları harekete geçiren ve ruhu onaran bir alandır.” diyerek sözlerine başladı.

Eğitim sisteminde "Modern Dervişlere" ihtiyaç var
Yunus Emre’nin bugüne göre yeniden anlatılması, Anadolu irfanının modern eğitim sistemine entegre edilmesi gerektiğini vurgulayan Tarhan, Yunus Emre’nin kravat takılıp okullara, derslere sokulması metaforu üzerinden eğitim sisteminin modern dervişlere olan ihtiyacına vurgu yaptı. Tarhan, “Anadolu irfanımızın en büyük üstatlarından biri Yunus Emre’dir. Ancak günümüzde özellikle pandemi süreci ve hızlanan dijitalleşme ile aile kurumumuz son iki-üç nesildir kültür aktarımı işlevini yerine getiremez hale geldi. Artık bu aktarımı aile değil medya ve dijital platformlar üstlenmekte. Bu durum popüler kültürün aile yapımıza nüfuz ederek ona zarar vermesine yol açıyor. Eğer biz Hazreti Yunus’u ve Mevlâna’yı bu çağın kıyafetini giydirerek gençlerimize sunamazsak çocuklarımız kendi öz kültürlerini kaybedip popüler kültürün birer parçası haline gelecekler. Önümüzdeki yıllarda dünyadaki pek çok kültür yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Biz bu yok olan kültürler arasında yer almak istemiyorsak dirençli durmalıyız. Şu anda küresel kapital sisteme karşı manevi derinliğiyle direnebilen tek güç İslam medeniyeti. Eğer Yunus Emre, Mevlâna ve Hacı Bektaş-ı Veli o düşünsel ve manevi zemini hazırlamasaydı Osmanlı medeniyetinin ortaya çıkması mümkün olmazdı. Tıpkı Hazreti Peygamber’in Asr-ı Saadet’te attığı tevhit tohumlarının vefatından sonra Emevilerle denize, Abbasilerle Orta Asya’ya, Osmanlılarla ise Bizans topraklarına ulaşması gibi o fetret devirlerinde yenilenme vazifesini de Yunuslar ve Mevlânalar üstlenmiştir. Bugün de bir nevi modern bir fetret devri yaşamaktayız. Bu nedenle Mevlânaları ve Yunusları sadece anmakla kalmamalı onların o dönemde başardığı manevi inşa sürecini bugün hayata geçirmeli ve hakikatlerini bu zamanın diline uygun şekilde yeniden anlatmalıyız.” ifadelerini kullandı.
“Dijital dünya zahmetsiz ve ucuz dopamin sunuyor”
Bilginin yarı ömrünün kısa olmasının sonuçlarına değinen Tarhan; “Hazreti Ali’nin çok kıymetli bir sözü var, ‘Çocuklarınızı kendi yaşadığınız çağa göre değil onların yaşayacağı çağa göre yetiştirin.’ diyor. Bugün düştüğümüz en büyük hata çocuklarımızı kendi alışkanlıklarımıza ve geçmişin şartlarına göre şekillendirmeye çalışmamız. Bu da doğal olarak kuşak çatışmasına yol açıyor. Aslında kuşak çatışması önceden beri vardır. Sokrates’in metinlerinde, Mısır papirüslerinde, Hitit tabletlerinde bile bu izlere rastlarız. Ancak eskiden kuşaklar arası fark 20-30 yıllıksa günümüzde değişim o kadar hızlı ki artık 5-10 yıl içinde bile ciddi kopukluklar yaşanıyor. Bilginin yarı ömrü eskiden 30 yılken bugün bu süre 3 yıla kadar düşmüş durumda. Eğitimciler olarak biliyoruz ki bundan 20-30 yıl evvel bir öğrencinin dikkati ancak 15. dakikadan sonra dağılırdı ve küçük bir espriyle odağı yeniden toplamak mümkündü. Şimdiki çocukların dikkat süresi ise maalesef 3 ila 5 dakikaya kadar geriledi. Fransa’da yayımlanan ‘Dikkat Katili’ adlı kitapta da vurgulandığı üzere sosyal medyadaki o bitmek bilmeyen kaydırma (scrolling) hareketi, bireylerin derin düşünme ve odaklanma becerilerini ciddi şekilde zayıflattı. İnsan beyni ancak zorlanarak gelişir. Bilişsel becerilerin merkezi olan frontal lobu yani beynin ön bölgesini zorlayarak çalıştırmak gerekir. Günümüzün dijital dünyası beyne bu zahmetsiz ve ucuz dopamini zahmetsizce sunarak derinleşmenin önüne geçiyor.” şeklinde konuştu.

“Hedefimiz iki dünya saadeti olmalı”
Çocuk yetiştirmede vizyonun nasıl olması gerektiğini söyleyen Tarhan; “Bir anne ve babanın topluma ve insanlığa bırakabileceği iyi yetişmiş bir evlattan daha kıymetli bir hediye olabilir mi? Başarılı bir fabrika kurmak, iyi bir müdür olmak ya da toplumda saygın makamlara erişmek iyi bir çocuk yetiştirmekten daha mı önemlidir? Burada topluma hayırlı bir evlat kazandırmak insanlığın geleceğine yapılmış en muazzam yatırımdır. Bunun yanı sıra arkada hayırlı bir evlat bırakmanın manevi ticaret boyutu da unutulmamalıdır. Bazı rivayetlerde ifade edildiği üzere kabre günahkar olarak giren kimseler geride bıraktıkları hayırlı bir evlat bir sadaka-i cariye veya faydalı bir ilim sayesinde oradan kurtuluşa ermiş ehl-i necat ve cennet ehli olarak çıkabilirler. Meselenin böylesine derin bir manevi boyutu mevcuttur. Bu nedenle çocuklarımızı yetiştirirken vizyonumuzu sadece bugüne veya dünyaya hapsetmemeli. Kısa vadeli hesaplar yerine orta ve uzun vadeli bir bakış açısıyla hareket etmeliyiz. Hedefimiz hem bu dünya hem de ahiret saadetini kapsayan iki dünya saadeti olmalıdır.” dedi.
“Değerler pusulamız ciddi hasar gördü”
Dış dünyaya odaklanmak yerine iç dünyaya bakılması gerektiğini söyleyen Tarhan; “İnsan hayatında bir içe bakış var bir de dışa bakış var. Ne yazık ki modern zamanın insanı bakışlarını kendi içine çevirmek yerine tamamen dış dünyaya odaklanmış durumda. Mutluluğu hep dışsal nedenlere bağlıyor. ‘Şunu satın alırsam mutlu olurum.’ ya da ‘Bunu elde edersem huzur bulurum.’ yanılgısına düşüyor. Oysa Yunus Emre’nin o dönemde sunduğu reçete dünyayı değiştirmeye çalışmak yerine işe kendinden başlamaktır. Bugün bizler dünyayı başkalarını düzelterek değiştirmeye çalışanların bizzat sistem tarafından düzeltildiği bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın rüzgarlarıyla savrulduğumuz için modernitenin sunduğu hatalı davranış kalıplarını kontrolsüzce modelliyoruz. Bu süreçte en büyük kaybımız içimizdeki pusulanın bozulması oldu. Ahlak pusulamız ve değerler pusulamız ciddi hasar gördü. Yönümüzü bulmamızı sağlayan bu manevi pusula bozulduğu için önceliğimiz onu yeniden tamir etmek ve doğru istikamete ayarlamak olmalıdır.” ifadelerini kullandı.
“İyiliği çoğaltmak kötülüğü etkisiz hale getirmenin en iyi yöntemi”
Anadolu irfanının değerlerinin rehber edinilmesi gerektiğini belirten Tarhan; “İç dünyamızda iyi ve kötü, aydınlık ile karanlık ya da sıcak ile soğuk gibi sürekli bir etkileşim halinde. Karanlıkla mücadelenin en tesirli yöntemi bir mum yakmaktır. Kötülükle mücadele ederken de sadece şeytan taşlamak yerine iyilik adına bir mum yakmak gerekir. Siz bir ışık yaktığınızda karanlık gerilemeye başlar. Yaktığınız mumların sayısını artırırsanız karanlık daha da azalır. Dolayısıyla hem iç dünyamızda hem de dış dünyada iyiliği çoğaltmak, kötülüğü etkisiz hale getirmenin en iyi yöntemidir. Maalesef içinde bulunduğumuz çağda iyi ve kötünün sınırları bulanıklaşmış ve bir değerler kaosu ortaya çıkmıştır. Küresel sistemin bizlere dayattığı değerler ile hakiki insani değerler artık örtüşmüyor. Bugünün küresel sistemi egoizmi ve hedonizmi yani haz odaklı yaşam felsefesini yüceltiyor. ‘Hoşuna giden iyidir, gitmeyen kötüdür.’ anlayışını pompalıyor. Oysa Aristoteles bundan 2 bin 500 yıl önce mutluluğu ikiye ayırmıştı. Bunlardan ilki, kapitalizmin de bugün temel aldığı hedonik mutluluktur. Yani sadece hazza dayalı bir yaşam. Eğer bir insan sadece hazzın peşinde koşarsa küresel sistemin bir nesnesi ve kölesi haline gelir. Ancak anlam peşinde koşmayı başarırsa zihnindeki tüm karmaşanın cevabını bulabilir. Küresel sistemin birer figüranı değil kendi hayatımızın öznesi olmak istiyorsak Anadolu irfanının değerlerini ve bu toprakların medeniyet mirasını rehber edinmeliyiz.” şeklinde konuştu.
“Krizler yaşanmadan farkındalık gelişmez”
Yunus Emre’nin ‘Elif’ metaforundan örnekler veren Tarhan; “Yunus Emre’nin ‘Elif’ metaforu, insanın kendi acziyetini kavraması ve Allah’ın birliğini, tevhidi idrak etmesi bakımından hayati bir öneme sahiptir. Hayatta dürüst olabilmek, düz durabilmek ve her şeye Elif’in o dosdoğru nazarıyla bakabilmek, varlığın anlamını bütünüyle değiştirir. Elif burada hem tevhidi hem de o sarsılmaz dikeyliği temsil eder. Nitekim Hazreti Peygamber, ‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.’ ayeti nazil olduğunda bu sorumluluğun ağırlığı için ‘Beni yaşlandıran, beni kocatan ayet budur.’ buyurmuştur. Elif demek eğrilikten doğruluğa, dağınıklıktan merkeze yani kesretten (çokluktan) vahdete (birliğe) geçiş demektir. Ancak insan karanlığı tatmadan Elif’in aydınlığına varamaz. Krizler yaşanmadan farkındalık gelişmez. Bu çağın beraberinde getirdiği krizler aslında bizim iç dünyamızı aydınlatmaya, kendimizi tanımaya ve nihayetinde kendini aşmaya kapı aralamalıdır. Zira insan ancak kendini aştığında teslimiyet ve sadeleşme ile gerçek mutluluğa erişebilir. İşte bu süreç hayatımıza o ihtiyaç duyduğumuz derin anlamı katacaktır.” dedi.
“Tevazu, yatay ilişki kurma becerisidir”
Sevgi ve ilimin paylaştıkça çoğalacağını söyleyen Tarhan; “İmam-ı Gazali Hazretleri şöyle buyurur, ‘Kötülükleri bir odaya doldursanız, kapısını kibir açar iyilikleri bir odaya doldursanız, kapısını tevazu açar.’ diyor. Bu noktada insanların vurguladığı tevazu kendini küçük görmek değil herkesle yatay ilişki kurabilme becerisidir. Yani ne ezmek ne de ezilmek. Böyle bir duruş için şüphesiz gönül zenginliği gerekir. İnsan ancak kendisinde var olanı başkasına verebilir sevgi ve duygu fakiri olan biri başkasına sevgi sunamaz. Bu nedenle önce iç dünyamızdaki sevgiyi insana, doğaya ve Yaradan’a olan muhabbetimizi artırarak sevgi cömerdi olmalıyız. Sevgi ve ilim paradan farklı olarak paylaştıkça eksilmez aksine çoğalır. Ancak sevgide de bir adalet gözetmek gerekir. Hak etmeyene veya ölçüsüz verilen sevgi, bazen kötülüğü besleyebilir. Bunun en çarpıcı örneğini Hazreti Yakup kıssasında görürüz. Hazreti Yakup, evladı Hazreti Yusuf’u o kadar çok sever ve bu sevgiyi o kadar belli eder ki bu durum diğer on bir kardeşin kıskançlığına ve Yusuf’un kuyuya atılmasına zemin hazırlar. Neticede hem babanın hem evladın ağır imtihanı başlar. Demek ki sevgide de adil olmak sevgiyi hakkaniyetle dağıtmak şarttır. Yunus Emre bizlere bu dengenin ipuçlarını verdi. Önce kendi iç dünyamızı güzelleştirmeli ve zenginleştirmeliyiz. İnsan tıpkı bir mum gibi kendi yandıkça etrafını aydınlatır. Başkalarına ışık olabilmek için önce kendi içimizde o ateşi yakmamız kendi ruhumuzu aydınlatmamız gerekir.” diyerek sözlerini sonlandırdı.

