Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Okul şiddetine karşı erken sinyaller doğru okunmalı”
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Erzincan İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Kuzeydoğu Anadolu Kalkınma Ajansı iş birliğiyle düzenlenen Erzincan PDR Zirvesi bünyesindeki “CAN-KAR 2: Gönülden Gönüle” projesi kapsamında rehber öğretmenlerle çevrimiçi olarak bir araya geldi. “Şiddetin Psikiyatrik ve Nörolojik Temelleri” başlığında önemli değerlendirmelerde bulunan Tarhan, küresel ölçekte artan okul şiddetine karşı sosyal ve duygusal erken sinyallerin doğru okunması gerektiğini vurguladı. Günümüzdeki özgüven yanılgısının narsisizmi ve empati yoksunluğunu beslediğini belirten Tarhan, ergenlik dönemindeki duygu karmaşalarına karşı nasihat etmek yerine ebeveynlere aktif dinleyici olmayı önerdi. Tarhan, dijitalleşme ve kontrolsüz ekran maruziyetinin çocuklarda duygusal küntleşme ile ekoparalize gibi duyarsızlaşma problemlerine yol açtığına da dikkat çekti.

Çevrimiçi düzenlenen programa rehber öğretmenler yoğun ilgi gösterdi.
“Önce risk gruplarını belirlemek gerekiyor”
Okul şiddetinin küresel boyutuna dikkat çeken ve erken teşhis için risk gruplarının belirlenmesi gerektiğini vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Okulda şiddet olayları özellikle 2000’li yıllarda ABD’de çok fazlaydı. İstatistiklere göre senede yaklaşık 340 bin öğrenci okula silah götürüyordu. Bunu azaltmak için çeşitli önlemler alındı. Son yıllarda ise ABD’de okul şiddetinin istatistiksel olarak azalmaya başladığını söyleyebiliriz. Okul şiddeti çok hızlı artıyordu ancak buna yönelik etkili metotlar geliştirildi. Biz de şimdi okul şiddeti, okula silah götürme konusu ve aile içi şiddet üzerinde duruyoruz. Buna domestik şiddet diyorlar. Kadına yönelik şiddetten farklı olarak yaşlılara yönelik, çocuklara yönelik şiddet de var. Bu çerçevede ele aldığımızda okul şiddeti de farklı bir şiddet türü olarak karşımıza çıkıyor. Şimdi okulda şiddet uygulayan bir öğrencinin yakalanmasına yönelik bazı ipuçları var. Bu ipuçlarının bir kısmı sosyal, bir kısmı özellikle duygusal ve davranışsal ipuçlarıdır. Çeşitli işaretler vardır. Çözüm önerileri var ama öncelikle risk gruplarını belirlemek gerekiyor. Kırmızı bayrak dediğimiz yani sinyal veren, olay çıkarma riski olan çocukları belirlemek gerekiyor. Mesela çocuklarda davranışsal ipuçları vardır. Öfke patlamaları yaşayan, kavga eğilimli olan, hayvanlara ve eşyalara zarar veren, zorbalık ya da siber zorbalık eğiliminde olan, disiplin olaylarına sık karışan çocuklar… Ayrıca silah, şiddet ve intikam temelli söylemleri olan kişiler, bununla ilgili koleksiyonlar yapanlar ve sosyal medya paylaşımlarında tehdit içerikli ifadeler kullanan çocuklar da bu gruba girer. Bunlar risk grupları olarak ele alınır.” diyerek sözlerine başladı.
“Bu çocukları gözlem altına almak gerek”
Risk grubundaki çocukların psikolojik dinamiklerini, duygusal ve sosyal sinyallerini detaylandıran Tarhan; “Risk grubunda bulunan çocukların yoğun dışlanmışlık duyguları vardır. Umutsuz ve karamsardırlar. Kendilerini sürekli aşağılanıyormuş gibi algılarlar, sürekli kızgındırlar. Travma belirtileri gösterebilirler. Paranoyak düşüncelere yatkındırlar, kuşkucudurlar ve sınıfta yalnızdırlar. Böyle yakın arkadaşlıkları, güçlü sosyal bağları yoktur. Depresif ruh halinde olan kişilerdir. Bu tarz kişilerin yüzünün çok fazla gülmediğini görürsünüz. Yani bir şey söylediğinizde sürekli kendisini aşağılanıyormuş gibi algılıyorsa, bu da duygusal işaretlerden biridir. Sosyal işaretlerde ise arkadaş grubundan kopma görülür. Ergenlik döneminde gruplaşmalar daha sık yaşanır. Biz şu anda daha çok ergenleri konuşuyoruz ergenlik yaşı bu tür yapıların daha yoğun görüldüğü bir dönemdir. Aile içinde şiddet hikayesinin olması da önemli bir veridir. Madde kullanımı varsa zaten en büyük risk gruplarından biridir. Ayrıca akademik başarısı iyi olan bir çocukta ani bir düşüş yaşanıyorsa buna dikkat etmek gerekir. Normalde ses tonunu yükseltmeyen bir çocuk sesini yükseltmeye başladıysa ya da daha önce içinde bulunduğu arkadaş grubundan koptuysa bunlar önemli işaretlerdir. Sık sık yakınmacı davranışlar gösteriyorsa, sürekli grup stresi yaşıyorsa bu çocukları gözlem altına almak gerekir.” ifadelerini kullandı.

“Öfke biriktikçe de düşmanlığa evrilir”
Ebeveyn hatalarının narsisizme yol açabileceğini belirten Tarhan; “Küresel sistem dolayısıyla özgüvenli çocuk yetiştireceğim derken lider tipi çocuk yetiştirmeye yöneliyoruz. Eğer bir çocuk kuralları kendi belirliyorsa, örneğin 'hayır' demeye ve sınır konulmasına tahammülü yoksa, sınır konulduğunda orantısız tepki veriyorsa bu çocuk risk grubundadır. Dürtülerini kontrol etmekte zorlanıyor ve aileyi yöneten konuma gelmişse de durum aynıdır. Bir çocuk veya ergen aileyi yöneten konuma gelmiş, evin lideri olmuşsa halbuki evin lideri anne baba olmalı, anne baba ortak liderlik yapmalı ebeveyn bunu çocuğa kabul ettiremediği zaman liderliği çocuk devralır. Bu durum genellikle özgüven zannediliyor. Halbuki bu özgüven değil, özbeğenidir. Özbeğeni demek ise narsisizm demektir. Narsistik özellikler gösteren bu çocuk, okulda da herkesin kendisine tıpkı annesinin, babasının evde davrandığı gibi ayrıcalıklı davranmasını ister. Böyle davranılmadığı zaman ise müthiş bir iç acı hisseder dışlandığını, değer verilmediğini ve sevilmediğini düşünür. Kendisine hayır diyenlere karşı içinde bir öfke biriktirir. Kişi bu süreçte önce acı çeker, ardından bu acı öfkeye dönüşür öfke biriktikçe de düşmanlığa evrilir.” şeklinde konuştu.
“Gençlerin enerjilerini ifade edecekleri koridorlar oluşturmak gerekiyor”
Gençlerin enerjilerini doğru yönlendirmenin önemli olduğuna değinen Tarhan; “Çocukların ve gençlerin enerjilerini ifade edecekleri koridorlar oluşturmak gerekiyor. Okulda çeşitli etkinliklerin düzenlenmesi, kulüplerin kurulması ve öğrencilerin ders dışındaki bu sosyal alanlarda bulunması son derece önemlidir. Çünkü sosyal temasın olduğu yerde gençler empatiyi öğrenirler. Empati öğrenildiği zaman süreç çok daha sağlıklı ilerler. Empatik iletişim tek yönlü değil iki yönlüdür. Dolayısıyla öncelikle annenin, babanın, rehber öğretmenin, sınıf öğretmeninin ya da psikolojik danışmanın aktif dinleyici olması lazım. Çocuğa karşı hemen nasihat etmeye, konferans vermeye kalkışmak yerine onu aktif bir şekilde dinleyip anlaşıldığını hissettirmek gerekir. Örneğin, ‘Senin hislerini anlıyorum fakat bence şöyle değil, böyle olmalı.’ diyebilmek. Sen dili yerine ben dili kullanmak çok önemli. ‘Sen niye böyle yapıyorsun?’ demek yerine, ‘Ben senin yerinde olsam bunu böyle yapardım.’ dediğiniz zaman yaklaşım tamamen değişir. Unutmamak gerekir ki ergenlik dönemi, gencin kendi kimliğini arayıp bulma dönemi. Ergen bu dönemde ‘Ben kimim, nereye yönelmeliyim, niçin?’ sorularını sorar ve bir kimlik karmaşası yaşar. Bizim ergenlik çağındaki gençlere karşı daha esnek olmamız, onları mum gibi kusursuz yapmaya çalışmamak gerekir.” dedi.
“Çocuğu ekrandan tamamen koparmak mümkün değil”
Medyadaki ve aile içindeki şiddet faktörlerinin çocuk psikolojisi üzerindeki etkilerini anlatan Tarhan; “0-6 yaş dönemi çocukta soyutlama becerisinin henüz gelişmediği, 6-10 yaş arası ise bu becerinin yavaş yavaş şekillendiği bir çağdır. Peki canlı şiddet, sinema ve televizyondaki şiddet ya da çizgi filmlerdeki şiddet çocuğu nasıl etkiliyor? Araştırmalar bu üç kategoriyi takip etmiş ve çocuğu en çok etkileyen unsurun canlı şiddet olduğunu ortaya koymuştur. Yani evde bir şiddet varsa ve anne baba şiddeti bir sorun çözme, bir hak arama stili olarak kullanıyorsa çocuk bunu doğrudan modelliyor. Şiddet eğilimine en çok sebep olan faktör işte bu canlı şiddettir. İkinci sırada ise televizyonlardaki şiddet ve mafya dizileri geliyor. Çocuk zaten ailede bu tür bir risk grubundaysa, ekrandaki bu karakterleri iyice rol model seçiyor. Üçüncü şiddet grubu ise çizgi filmlerdeki şiddettir. Eğer 0-6 yaş arasındaki bir çocuk, ebeveyn gözetiminde bir şiddet filmi seyrediyorsa henüz soyutlama becerisi olmadığı için yan gözle sürekli anne babasının tepkilerine bakar. Bu noktada anne babanın devreye girerek, ‘Bu izlediğin bir film; orada onlarca kişi ölüyor olabilir ama bu gerçek hayatta olmaz.’ diyerek yanlışı konuşma yöntemiyle açıklaması gerekir. Günümüzde çocuğu ekrandan tamamen koparmak, dijital dünyadan bütünüyle kaçırmak mümkün değil. Çocuk ister istemez televizyonda veya dijital platformlarda bunlara maruz kalıyor. İşte bu yüzden içerikleri muhakkak ebeveyn gözetiminde tüketmesini, çocuğun girdiği dijital dünyaya anne babanın da onunla girmesini öneriyoruz.” ifadelerini kullandı.
“Buz dağının görünmeyen kısmında depresyon ve bunalım var”
Küresel ölçekte yaşanan bencillik salgınına ve narsisizmin getirdiği empati yoksunluğuna dikkat çeken Tarhan; “Küresel ölçekte bir bencillik pandemisi yaşanıyor, artık siyasetçiler bile bu gerçeği dile getiriyor. Bencillik salgınına yakalanan kimselerin ve narsisizmin en büyük belirtisi ise empati yoksunluğudur. Bu kişilerin başkalarının duygularını anlama yetisi yani duygusal okuryazarlığı yoktur. Dijitalleşme süreci maalesef bu durumu çok daha hızlandırdı. İnsanların artık sahte yüzleri, sahte gülücükleri ve sahte görüntüleri var. Vitrinleri farklı, arka planları bambaşka. Dışarıda yaldızlı, maskeli bir görünüş sergilenirken buz dağının görünmeyen kısmına yani arka plana baktığınızda müthiş bir depresyon ve bunalım görüyorsunuz. Ne yazık ki günümüzde insanlık, ‘Düşünüyorum, o halde varım.’ felsefesinden ‘Görünüyorum, o halde varım.’ anlayışına dönüştü. Sosyal medya maruziyeti nedeniyle özellikle 15 yaşına kadar çok ciddi regülasyonlar gerekiyor. Şu anda bizde de yürürlüğe giren yasal düzenlemeler ve kurallar anne babanın, eğitimcinin elini ciddi şekilde güçlendirdi. Şimdi bize düşen bu kuralları kararlılıkla uygulamaktır. Hatta bu regülasyonları yaş gruplarına göre planlamalıyız. 3 yaşına kadar ekranla hiç tanıştırmayalım, sonrasında günde bir saat ile sınırlayalım, çocukta soyutlama becerisi geliştikçe de bu süreyi kademeli olarak iki-üç saate çıkarmak gerek. Böyle net kurallar oluşturulması gerekiyor. Eğer bu önlemleri almazsak kendi çocuğumuzu bu sisteme kurban ederiz.” şeklinde konuştu.
“Karakter inşası hayati önem taşıyor”
Dijitalleşmenin duygusal küntleşmeye yol açtığını belirten Tarhan; “Dijitalleşme kişilik ve duygu sınırlarını bozarak insanda 'duygusal küntleşmeye yol açıyor. İnsanlar maruz kala kala kötülüğe karşı duyarsızlaştı. Başkalarının acılarına, çevredeki kötü gidişata karşı künt bir hale geldi ki biz buna bilimsel literatürde ekoparalize diyoruz. Bugün ekosistemimiz sarsılıyor fakat bunun çözümü karakteri güçlendirecek çalışmalardan geçiyor. İşte bu noktada karakter inşası hayati bir önem taşımaktadır. Karakter inşasına odaklanan ve bunu başaran kişiler geleceği kazanacak, geleceğe hakim olacaktır. Bu yatırımı yapmayanlar ise gelecekte maalesef en çok psikiyatrik vakaların, şiddet eğilimlerinin ve derin sosyal sorunların öznesi haline gelecekler. Dijital dünya ve yapay zeka bizim ancak asistanımız olabilir. Bizler yapay zekanın, dijitalleşmenin kaptanı olmak zorundayız. Eğer kaptanlığı dijitalleşmeye kaptırırsak, bu sistemin birer kurbanı olmaktan kaçamayız.” diyerek sözlerini sonlandırdı.
