TARHAN Ailesinin Soy Ağacı

Prof. Dr. Nevzat Tarhan her yönüyle şiddeti değerlendirdi



Prof. Dr. Nevzat Tarhan her yönüyle şiddeti değerlendirdi

Üsküdar Üniversitesi Rektörü- Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Konya ve Kırıkkale’de yaşanan son olaylarla Türkiye gündemini sarsan kadına şiddet ve kadın cinayetlerinin altında yatan psikolojik etmenleri değerlendirdi. Şiddet nedir ve neden oluşur? Şiddet öğrenilmiş bir davranış mıdır? Öfke ve şiddet arasında nasıl bir ilişki var? Eğitim şiddeti azaltıyor mu? Şiddete maruz kalan kadında hangi rahatsızlıklar görülebiliyor?

Prof. Dr. Tarhan, Nesil Yayınları tarafından çıkarılan ‘Kadın Psikolojisi’ kitabında şiddet kavramını farklı yönlerde inceliyor:
 
Şiddet Nedir ve Neden Oluşur?
 
İnsanlık tarihindeki ilk şiddet, Habil ve Kabil kardeşler arasında eş seçimi ile ilgili olarak yaşanmıştır. Rivayet şu yöndedir: Habil’in evleneceği kızla evlenme arzusunda olan Kabil’e Hz. Âdem, vahiy beklediğini ve gelen emre göre hareket edeceğini söyler. Daha sonra gelen vahiyde kız Habil’e düşer. Halim selim, ağırbaşlı ve söz dinleyen biri olan Habil, evlendikten bir süre sonra Kabil tarafından öldürülür. Bu ilk şiddet, erkeğin erkeğe uyguladığı bir şiddet gibi görünse de, aslında kadın erkek ilişkileriyle alâkalı bir hadisedir.

Şiddet, insandaki iki temel duygudan birinin kapsamına girer ki, bu duygulardan birtanesi cinsellik, diğeri saldırganlıktır. Saldırganlık, kişinin kendisini tehlikelerden koruması için verilmiş bir duygudur. Tehlikeyi uzaklaştırma hissi, aslında insanın kendini tehdit altında hissetme duygusu ile beraber yaşanır. İnsan kendini sözlü olarak ifade edemiyorsa, o zaman ortaya şiddet çıkar. Kadın, duygu ve düşüncelerini sözle ifade etmeye daha yatkındır. Bir sorun yaşadığında hislerini kolayca anlatabilir. Fakat erkeğin bu konudaki eğilimi, çok gelişkin değildir. Böyle olunca da, erkek öfke birikimini şiddet şeklinde ifade etme yoluna başvurur.

Erkekte saldırganlık, temel dürtüsel eğilimlerdendir. Fakat, onun bunu eşine ya da evdeki sair unsurlara yöneltmesi yanlıştır. Aileye yönelik şiddette, erkeğin buna daha yatkın olduğu, kadının da farkında olmadan şiddete zemin hazırladığını görürüz. Öyle kadınlar vardır ki; eşini sinirlendirmekten özel bir zevk alır. Onu öfkelendirecek olaylara çanak tutar, eşi bağırdıkça kadın bu durumdan âdeta keyiflenir. Bu, ‘Sado-mazohistik’ özellikte olan kadınların sergilediği bir davranış biçimidir. Kadın, erkeğin derinliklerinde varolan şiddet eğilimini ortaya çıkaracak şekilde davranır ve bu durumdan bilinçaltında bir hoşlanma hissederse şiddet devam eder, hatta daha da artabilir. Şiddet, duygularını daha çok sözlü olarak ifade etme becerisi olmayan, aklıyla sonuç alamayan insanların uyguladığı bir yöntemdir. Akıl silahını kullanan bir insanın şiddete yönelmesine gerek yoktur.

 Şiddete yönelmekte olan kişinin, ilkel dürtülerini kontrol edememesi söz konusudur. Bu tür şiddet, yıllar ilerledikçe azalması gerekirken, artmıştır. Meselâ, Fransa’da, 18 yaşın altındaki bir buçuk milyon kadın koca kurbanıdır; her ay altı kadın, kocası tarafından öldürülmekte, her on kadından biri, fiziksel veya psikolojik şiddete maruz kalmaktadır.

 Amerika’da yapılan bir araştırmada ise, her yıl bin beş yüz kadının eşi tarafından öldürüldüğü, iki milyon kadının dövülerek yaralandığı, yirmi bir bin kadının da, kocası tarafından tartaklandığı için hastaneye yatırıldığı ortaya çıkmıştır. Şu anda Türkiye’de, eşi tarafından dayak yiyerek öldürülen kadınlarla ilgili bir istatistik bulunmamaktadır.

Şiddetin bu derece yüksek olmasının sebebi araştırıldığında, alkolün %60 -70 oranında yer tuttuğu, ayrıca şiddet uygulayan eşlerde depresyon puanının yüksek çıktığı görülür. Kişiler, depresyon içinde bulunmalarına rağmen, durumlarının farkında olmadıkları için tedavi görememektedirler. Şiddetin başka bir sebebi de, tarafların şiddetten hoşlanması olarak açıklanabilir. Taraflardan biri öfkeden, bağırmaktan zevk alır, (maganda erkek tipi) diğeri ise kendisine şiddet uygulanmasına çanak tutar ve bundan cinsel hazza benzer bir zevk alır. Böyle durumlarda şiddet artık bir iletişim biçimi haline dönüşür.

 Şiddet deyince, sadece el kaldırma ve yaralama biçiminde ortaya çıkan, fiziksel şiddet anlaşılmamalıdır. Bunun dışında cinsel şiddet de vardır. Karı koca arasındaki cinsel şiddet, erkeğin kadına tecavüz etmesidir. Bilim çevrelerinde, ‘ Kocası karısına tecavüz ederse, bu cinsel şiddet midir, değil midir?’ ‘ Erkek cinsel ilişki istiyor diye kadın ‘evet’ demek zorunda mıdır?’ tartışması sürmektedir. Fakat kadın istemediği halde, erkek onunla birlikte oluyorsa, bu olay cinsel şiddet kapsamına girebilir. Bizde bu tür cinsel şiddet çok yaşanır. Geleneksel yapımızda birçok kadın cinselliği vatanî görev gibi düşündüğünden, bu işi herhangi bir arzu duymadan da uygular. Bu durum, cinsel şiddeti önlüyorsa da, isteksiz biçimde yapılınca kadının diğer duyguları yıpranır.

Aslında kadının en büyük silahı, cinsel etkileme gücüdür. Bunu eşine karşı, uygun bir biçimde kullanmalıdır. Fakat bazı kadınlar bunu sopa gibi kullanır ve eşine kızdığında onu cinsel olarak kısıtlar. İşte o zaman iş, cinsel saldırıya kadar gider. Kadın erkek ilişkilerinde, bunlar önemli sorun alanlarıdır ve genellikle kötü giden evliliklerde çok karşılaşılan durumlardandır. Eğer erkek kadının duygularını, kadın da erkeğin isteklerini anlayabiliyorsa, böyle bir durumla karşılaşılmaz.

Erkeğin beyni analitik çalıştığı için, daha çok sonuçla, kadının beyni duygusal çalıştığı için sonuçtan ziyade süreçle ilgilenir. Kadınlar bir şeyin nasıl olacağına sonuçtan daha fazla önem verirler. Bu beyindeki bir eğilimdir. Yaptığı şeyi güzel yöntemlerle yapıp, sonuca ulaştırma mahareti kadına ait bir özelliktir. Erkek sadece sonuç almayı düşünürken, kadın bunun iyi ve güzel olmasını da ister, bu iki hal birbirini tamamlar.

Meselâ, çocuk yetiştirme açısından bu durum kadına avantaj sağlar. Çocuğun maddi ya da fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması için erkeğin sonuçla, ruhunun ve fiziğinin incinmemesi için de kadının süreçle ilgilenmesi gerekir. Bu durum, annelik ve babalık duyguları açısından faydalıdır. Ancak karı koca ilişkileri açısından problem oluşturur.

Yukarıda belirtildiği gibi erkek, cinsellikte sonucu, kadın ise iyi ilişkiyi ve aradaki duyguları düşünür. Bu sebeple kadın - erkek ilişkilerindeki duygularla, ana - baba ilişkilerindeki duygular birbirlerine karıştırılmamalıdır. Şu var ki, evlendikten ve çocuk sahibi olduktan sonra kadın eşini eş gibi değil, çocuklarının babası, erkek de eşini karısı gibi değil, çocuklarının annesi olarak görür. Yatak odasındaki kimlikle, çocuk odasındaki kimlik ayrı tutulmalı; kadın, kadınlık kimliğini unutmamalıdır. Aynı şekilde erkek de, baba kimliğini çok benimsediği zaman, karısının duygularını önemsemeyebilir.

Kimlikleri karıştırmak, şiddeti doğuran sebeplerden biridir ve evliliğin geleceğine zarar verir.

Şiddet Öğrenilmiş Bir Davranış mıdır? 

 Ailesinde ve çevresinde şiddete maruz kalan çocuklar şiddeti bir yöntem olarak benimseyebilirler. 1991 yılında Hollanda’da, ‘Kendini Kesen Gençler’ üzerine yaptığım ve daha sonra ‘En İyi Araştırma’ ödülü alan bir çalışmada çocukluk dönemlerinde aileleri tarafından aşırı derecede şiddete maruz kalan gençlerin, ileri yaşlarda yoğun sıkıntı ve stres içine düştüklerinde, kendilerini jiletle kestikleri sonucuna ulaşmıştık. Yani ebeveyninden şiddet gören çocuk, bunu bir davranış biçimi olarak benimsiyor ve ileride bu şiddeti başkasına yöneltemediği zaman, kendi bedenine uyguluyor. Yani sorun çocukluk yaralarıdır. Çocuğun ana babasından aldığı psikolojik yaralanmalar zamanla kabuk bağlar, fakat bu yaralar evlilik esnasında yeniden kaşınır ve sorun tekrar ortaya çıkar.

Onun için insan, sürekli değişim ve yenilenme talebi içinde olmalıdır. Böyle yapılırsa, kişi yeni sorunlarla karşılaştığında çocukken öğrendiği zihni şartlanmaları ve düşünce kalıplarını sorgulayıp değiştirir. Bu değişime hazır olmayanlar evliliklerini yürütemezler. Kendini yenileme arzusu taşıyan kişiler evlilik için iyi aday veya iyi eşlerdir. Şiddeti duyguların ifade yöntemi olarak öğrenen insan, bu zihinsel şartlanmayı mutlaka değiştirmelidir. Ancak herkesin bunu başarması zor olduğundan şiddet artış gösterir.

Şiddetin bir türü de duygusal şiddettir. Şiddet denilince, mutlaka çevrede tabakların uçuşması veya kadına el kaldırılması gerekmez. Ses tonunun yükselmesi, azarlama ve bağırmayla gerçekleşen sözlü şiddetin dışında, erkek veya kadının birbirlerine sevgi göstermemesi de karşı tarafı duygusal olarak örseler. Duygusal şiddete maruz kalan insan kendini değersiz ve yetersiz hisseder. Bu şiddet şekli, eleştirinin çok olduğu evliliklerde oluşur ve karşı tarafta suçluluk duyguları meydana getirir. Böyle kimseler, kendilerini hep suç işliyormuş gibi hissederler. İçinde bulundukları ruh halini, ‘Ne yapsam, nasıl davransam suç, sağa baksam suç, sola baksam suç’ diye ifade ederler.

Karşımızdaki insanda değersizlik duyguları uyandırmak, psikolojik şiddettir. Erkekler bu tarzda hareket etmeyi gayet normal kabul ederler; ama eşlerine psikolojik şiddet uyguladıklarının farkında değillerdir. Onlar, ‘Eğer bu kadar da bağırmazsak, evde hiç sözümüz geçmez’ diye düşünür; ve evlilikte ‘kontrol ben de!’ diyebilmek için sözlü şiddete daha fazla başvururlar. Zaman zaman kadınların da erkeklere duygusal şiddet uyguladığı görülür. Meselâ eşine kızdıklarında, erkeğin önem verdiği konulara - eve geldiği zaman yemeğin hazır olması gibi - hassasiyet göstermezler. Bu davranışta bir nevi, erkekten öç alma hissi gizlidir. Eşini öfkelendirip, onun sinirlenmesinden özel bir zevk alma duygusu hâkimdir.

Şiddet uygulayan insanın bir özelliği de karşıdakini çok sık eleştirmesidir. Bu da duygusal bir şiddet şeklidir. Tenkit eden kimse karşıdakinde, ‘ Ben eleştirebilecek seviyede, üstün ve önemli bir kişiyim!’ duygusu uyandırır. ‘Ne yapsam da eleştirecek bir şey bulsam?’ diye bekleyen, eleştiriden özel bir keyif alan bazı tipler, ‘ Ancak, üstün kimseler eleştirebilir!’ duygusuyla hareket ederler. Bu gelişmiş bir duygu değildir. Böyle insanlar, tenkitlerine karşı çıkıldığında, üstünlüklerine karşı çıkıldığını düşünür. Bu noktada kişilik çatışması başlar.
Eleştiriyi bir kusuru iyileştirmek, bir hatayı düzeltmek amacı dışında, sadece tenkit için yapan insanlarda genellikle ego kabarması vardır. Bu yüzden, benmerkezci tipler, eleştirmeyi çok severler. Eleştiri ve kritikler, karşı tarafta hasar oluşturmayacak biçimde yapılmalıdır.

Eleştiren kişi tenkitlerinde, eğer egosu adına değil de, iyi niyetle hareket ediyorsa, eleştiri kişilik çatışması haline dönüşmez. Başkalarını sık eleştiren insanlar, ‘ Sen zaten önemli birisin’ mesajını alırlarsa, eleştiriye olan ihtiyaçları azalır. Kadın veya erkek, kendilerini birbirlerine iyi ya da değerli olarak hissettirebiliyorlarsa, - eleştiri de yapsalar – hatalarını bir süre sonra, daha iyi sorgulayabilirler. Bu durumda şiddet de azalır.

Bununla birlikte kıskançlık da bir duygusal şiddet çeşididir. İnsan sahip olduğu ve paylaşmak istemediği kişiyi kıskanarak ona acı çektirir; aşırı kontrol ve üzerine titreme ile kıskandığı kimseyi üzer. Püriten ahlak özellikleri taşıyan insanlarda bu davranış daha belirgindir.
Böyle kimseler her şeye karışır, karşısındakinin neredeyse ruhunu bile kontrol etmek isterler. Hatta kişinin, ‘müdahalecilik ‘özelliği o kadar fazla olur ki, karşısındaki insanın ‘özel’ denilebilecek hiçbir şeyi kalmaz. Mesela eşi dalgın bir şekilde düşünüyorsa, onu hemen öğrenmek ister, ‘Şimdi ne düşünüyorsun?’ diye sorar. Oysa iki tarafın da, az da olsa özel hayatlarının bulunması tabiidir. ‘Her şeyden haberdar olmalıyım!’ düşüncesi, insanları duygusal şiddete götürür.

Duygusal şiddet olarak tanımlanan bir başka özellik ise ihmaldir. Duygusal ihmal, hislere değer vermemek şeklinde ortaya çıkar. Sosyal ve maddi ihmaller de vardır. Meselâ insanın, evinin maddi ihtiyaçlarını karşılamaması, geçimini düşünmemesi de bir ihmaldir. Kadınlar arasında yapılan anketlerde, ‘Param olsa bu evliliği götürmem!’ diyen pek çok kadın bulunmaktadır. Burada para, kadının kendini güçlü hissetmesine sebep olur. Evliliği güç mücadelesi haline getirenler için bu durum çok önemlidir.

 Evlilik aşkla başlar, bir müddet sonra güç mücadelesine dönüşür. Bu mücadele esnasında iki taraf da kendi kimliğini koruma çabasındadır. Bu durum ortalama her evliliğin geçirdiği normal aşamalardandır. Ancak bu çekişme tarafları şiddete de götürebilir. Eşler, eğer akıllı davranırlarsa, bir süre sonra orta noktada buluşabilirler. Bu safhadan sonra evlilik bağları gelişmeye başlayacaktır. Evlilik asla şansa bırakılacak bir konu değildir.

Ekonomik bağımsızlık, güç mücadelesinde önemli bir unsur olmakla birlikte, taraflar bunu duygusal şiddete sebep olacak bir silah gibi kullanmamalıdır. Silah olarak aklını kullanan insanlar, hem ezilmeden, hem de karşı tarafı ezmeden, bu beraberlikten kazanımla çıkabilir. Böylece nitelikli bir evlilik oluşmaya başlar.

Özetleyecek olursak, erkeğin cinsel ihtiyacını gidermemek erkeğe, kadının sevilmek ve değer verilmek ihtiyacını umursamamak kadına yönelik bir şiddettir. Şiddet sadece fiziksel bir unsur olarak düşünülmemelidir.

Şiddetin Toplumsal Yaygınlığı 
 
Eskiden toplumumuzdaki kadın - erkek ilişkilerinde şiddeti simgeleyen çok klasik bir örnek vardı: İçip içip gelen bir koca ve dayak yiyen zavallı bir kadın. Artık bu imaj değişmiştir; hiç ummadığınız, eğitimli insanlar da eşlerine şiddet uygulayabilmektedir. Bu açıdan bakıldığında şiddetin eğitimden çok kişilikle ilgili olduğu göze çarpmakta; eğitim, eğer insana bir takım artılar kazandırdıysa işe yaramaktadır. Yâni sadece okumak ve iyi öğrenim almak, insanın eğitilmesi anlamına gelmemektedir.

Hak aramak veya sorun çözmek için şiddet kullanmak, tarih boyunca eğitimsiz ve ilkel insanların başvurduğu bir yöntemdir. İkna gücüne ve savunduğu fikre güvenen kişi, şiddete başvurmaz. Şiddet insan beyninde, sorun çözme seçenekleri arasında asla yer almamalıdır. Eğer böyle olursa, insan her sıkıştığında şiddete yönelecektir. Şiddet, erkekliği simgeleyen bir özellik değil, insanlık ayıbıdır; bu davranış biçimi mümkün olduğunca azaltılmalıdır. Kıyafetlerdeki unisex akımı, nasıl kadınla erkeği birbirlerine yaklaştırmışsa, kadının cinsel kimliğiyle erkeğinki de birbirine yaklaşmıştır. Çağımızda, kadınlar erkek, erkekler kadın gibi davransalar bile, bunun da mutlaka bir sınırı olmalıdır.

 Özellikle Anadolu geleneklerinde ‘el kaldırmayan ve azarlamayan erkek, erkek değildir’ yaklaşımı vardır. Halbuki, erkeğin şiddetten kaçınması, kadına benzemek değildir. Bunun ilginç yanı, bu düşüncenin daha çok kadınlarda görülmesidir. ‘Erkek dediğin, döver’ diye düşünen kadınlar, elbette erkekler tarafından şiddete maruz kalacaklardır. Buna karşılık, kocasının kendisine bir defa el kaldırmasını bile hazmedemeyip, boşanma davası açan kadınlar vardır.

Erkek hem genetik, hem de kültürel açıdan şiddete yatkındır. O, eşiyle ilgili olmayan bir takım sebeplerle gergin olabilir, evde terör havası estirebilir. Bu haldeki erkek kendi haline bırakılmalı; esip gürlemesine izin verilmelidir. Gerçekçi olmak gerekir ki, kadının da, erkeğin de zaman zaman şiddetini ifade etmesine – onaylamaksızın – fırsat verilmelidir. Karşı tarafa bu halin onaylanmadığı hissettirilip, tepki verilmezse onda bir suçluluk duygusu uyanır. Karşılık verildiğinde ise tarafların şiddet duyguları kabardığından ikisi de kaybeder; fizik itibariyle zayıf olduğu için, kadın bundan daha çok zarar görür.

İnsan mükemmel bir varlık değildir. Hiç arzu edilmese de, arada bir şiddet uygulayabilir. Onun için, bize aile içi sorunlarla başvuran hastalarımıza, son bir yıl içinde eşi tarafından fiziksel şiddete maruz kalıp kalmadığını sorarız. Evliliğin belirli zamanlarında şiddet yaşanmış olsa da, son bir yıl içinde bu durum ortaya çıkmadıysa, o evlilikte şiddet yaşanmamış kabul edilir. ‘Eşim hiç sinirlenmemeli, bağırmamalı’ demek, hayalcilik olur ve böyle düşünmek evliliğe zarar verir.

Toplum içinde bazen çok garip, şaşırtıcı durumlarla karşılaşıldığı da vakidir. Meselâ; kocası tarafından on ya da on beş yerinden bıçaklandığı halde ona dönen, onunla barışabilen kadınlar vardır. Erkek, eşini sevdiği için – bu nasıl sevgiyse – ona karşı şiddet uygulamış, eşini yaralamıştır. Fakat böyle ağır şiddet uygulamaları bile, bazı kadınların hoşuna gider. ‘ Erkeğim, sevip kıskandığı için beni dövdü ya da yaraladı’ diye düşünerek mutlu olur. Bu iki taraf açısından da, asla kabul edilir bir durum değildir. İnsanlar konuşarak, ikna ederek kendilerini ifade etme yolunu seçmelidirler.
 
Şiddet Uygulanan Kadında Görülen Rahatsızlıklar

Şiddet uygulanan kadın, psikolojik olarak hasar görür, kendine olan güveni sarsılır ve özgüvenini kaybeder. Erkekler de çoğu zaman, kadına bunu hissettirmek için şiddete başvururlar. Oysa akıllı kadın, erkekte ‘İyi ki varsın’ duygusu uyandıracak şekilde davranır, yaşamda pozitife vurgu yaparsa, erkeği teslim alır ve onu istediği yöne sevkeder. Yâni kadın böyle davranarak, sonunda istediği şeyleri gerçekleştirir, zaten önemli olan da sonuç almaktır.

Eşler birbirlerinin zayıf ve güçlü yönlerini tanımalıdır. Otuz yıllık evliliğin sonrasında bile, eşinin zayıf ve güçlü yönlerini anlayamayan, onun neden hoşlandığı bilmeyen çiftler vardır. ‘Eşinizi tanıyor musunuz?’ testindeki, ‘Eşiniz hangi hediyeden hoşlanır? Tatilde veya yemekte neyi sever? Eşinize ağır gelen görev hangisidir?’ gibi sorulara çoğu zaman doğru cevap verilmez. Eğer eşler birbirlerini iyi tanımıyorlarsa, duygusal hasar meydana gelir. Eşler konuşurken birbirlerinin yüzüne bakmalı, kalplerine hitap etmelidir.

İnsanlar, ‘Ben doğru sözlüyümdür, direkt konuşmayı severim’ deyip, bunu iyi bir meziyet gibi algılar ve en son söyleyeceklerini başta söylerlerse, hiç farkında olmadıkları halde muhataplarını kırabilirler. Her doğru her zaman söylenmez. Sözü ince ayar yaparak söylenmeli, kötü sonuçlar doğuracak bir sözün, incitici olacağı fark edilmelidir. Doğru sözlü olmak bir meziyettir ama, kaba olmamak, nazik olmak daha önemli bir meziyettir. Söz kurşun gibidir, onun açtığı yarayı onarmak, büyük bir çaba gerektirir.

Şiddet ve Özgüven İlişkisi
 
Özgüven eksikliği, kadının kendine olan saygısını azaltır, kendisini yetersiz hissetmesine sebep olur. Eğer bu durum, eşi tarafından telafi edilmez ve buna ümitsizlik duygusu da eklenirse, kadında depresyon oluşur. Bu, mutsuzluktan farklı bir şeydir. Düşünceleri bastırılan ve duygularını ifade edemeyen kişilerde, beyin bir müddet sonra stres hormonu salgılar. Beynin hayattan zevk almayla ilgili sağ ön alanıyla, acı, elem ve kederle alakalı olan diğer alanı arasındaki dengeler bozulur. Böylece mutsuz, enerjisi azalmış, yaşamayı sorgulayan ve her şeyin kendisine anlamsız geldiği bir insan tipi ortaya çıkar.

Depresyon, kötü evlilikler sonucu da ortaya çıkabilir. Bu bir hastalıktır ve nasihatle düzelmez. Beyinde azalan serotonin sebebiyle ilaç tedavisi gerektirir. Şiddet, hangi şekilde olursa olsun, bir müddet sonra kronik depresyona sebep olur. Bu noktada kadınların erkeklere göre, üç misli fazla depresyon yaşadıklarını söyleyebiliriz. Suçluluk duygusu taşıyan kadın ümitsizliğe düşer ve bir süre sonra yaşam enerjisi azalır. Bazı kadınlar depresyonu öfke şeklinde yaşarlar. Devamlı çocuklarını döver, öfkelerini kontrol edemezler. Bazıları ise, temizlikten sorumlu beyin alanlarındaki serotoninin azalması sonucu, kendilerini işe verirler. Bu çeşit depresyon, temizlik hastalığı şeklinde ortaya çıkar. Erkekler ise depresyona girdiklerinde sigara ve içkiye dadanırlar. Unutkanlık da kronik yorgunluk sonucu ortaya çıkan bir depresyon türüdür. Böyle kimseler, çok yaşlandıklarını hissettiklerinden enerjileri azalır ve hiçbir iş yapamazlar.

Biz bu tip durumlarda erkeklere, hastalık hastası olmayan, rol yapmayan bir eşle karşı karşıya olduğunu, kadının beyninde fizyolojik bozulmalar yaşandığını, kısacası eşinin depresyonda olduğunu anlatırız. Erkek, eğer eşini seviyorsa, ‘ Eyvah! Ona zarar verdim’ diye düşünerek bunun telafisi için çalışır.

Erkekler, eşlerinin kafalarını yaraladıkları zaman suçluluk hisseder de, ruhlarını yaraladıklarında bunu fark etmezler. Onlara bu durumu anlatmaya çalışırız. Sonunda iki taraf da kendini sorgulamaya başlar. Eğer birbirlerine sevgi ve iyiniyetleri varsa, evlilikte yaşanan sorunların çözümü kolaydır. Meselâ, depresyon tedavisi gören entelektüel bir hastam, tedavisi sonundaki düşüncelerini şöyle özetlemişti: ‘ Bildiğiniz gibi tarihte, milattan önce ve milattan sonra şeklinde bir ayırım vardır. Ben de hayatımı tedaviden önce ve sonra, diye ikiye ayırıyorum. Şimdi evde herkesin yüzü gülüyor.’

Bakınız, bir kişinin depresyonunun düzelmesi, evdeki dengeleri nasıl değiştiriyor!

Öfke ve Şiddet İlişkisi
 
İnsanlar öfkelenebilir; fakat önemli olan öfkenin şiddete dönüşmeden ifade edilmesidir. Meselâ bir köpeğin saldırgan olmaması için sahibinden korkması gerekir. Köpek eğitiminde buna çok dikkat edilir. Bu eğitimi yapanlar bilirler ki, ödül ve ceza birlikte verilir. Sahibinin ‘dur’ ihtarı köpeğin durması için yeterlidir. İşte bunun gibi içimizdeki öfke duygusu kabardığında, bu duygu ‘ ben’ den, yâni sahibinden korkmalı ve hemen farklı bir yöne kanalize edilmelidir. Bu durumda öfkenin en etkili ilâcı ertelemektir. Eğer sahibi öfke konusunda dengeliyse, durum kolayca düzeltilebilir.

Öfkenin şiddete dönüşmemesinde bizim yaklaşımımız çok önemlidir. Meselâ, itfaiyecinin yangını azaltması gibi, varolan öfkeyi söndürecek bir yaklaşım sergilenmelidir. Kişi, eşinin sinirli olmasından rahatsızlık duyuyorsa, kendine şu soruyu sorabilir: ‘Ne yaptığım zaman, eşimin öfkesi artıyor?’ Bu sorulduğunda öfkenin verdiği duygusal hasar en aza indirilmiş olur. Böyle bir analizi doğru yapan insan, eşine onu sinirlendirmeyecek şekilde yaklaşır. Bir kalemi, ‘buyur’ diye vermekle, fırlatmak arasında çok fark vardır. Eşler, birbirlerinin güçlü ve zayıf taraflarını bilip, halk tabiriyle ‘ damarına basmadan’ yaklaşırlarsa sonuç pozitif olacaktır.

Öfke kadın ve erkeklerde farklı sonuçlar doğurur.  Meselâ erkeklerde kalp krizini artırır. Kalp krizi, cinsiyet farkı gözetmeksizin sabırsız, aceleci, hızlı hareket eden, riski seven, her şeye kızan ya da duygularını çok bastıran kişilerde diğerlerine oranla üç misli fazla görülür. Bazı kimselerin çok sakin görüntülerinin altında fırtına öncesi sessizliği hakimdir. Bu kimseler, bastırdıkları duygularının bedelini bedenleriyle, fiziksel olarak öderler ve alerji, astım, kalp gibi hastalıklara kolayca yakalanırlar.
 
Eğitim Şiddeti Azaltır mı? 
 
Şiddetin eğitimli insanlar tarafından uygulanması eğitimsizlere göre insanı daha fazla şaşırtır. Eğitimli kesim arasında şiddetin artmasının sebebi ego kabarmasıdır. Eğitimli kişi, eğitimin neticesi olan insanî erdemleri taşımayıp, ‘ Ben özelim ve üstünüm!’ duygusuyla hareket eder ve kendi fikirlerini karşı tarafa empoze etmeye kalkışırsa, sonuçta çatışma yaşanır. Eğer karşıdaki de eğitimliyse ve kendini ezdirmiyorsa, ilişki savaş halini alır. Eşler arasında şiddet yaşanmaması için, eğitim uygun ahlâkî erdemlerle birlikte gelişmelidir.

‘ Her şey incelikten, insan kabalıktan kırılır’ şeklinde bir atasözümüz vardır. Yani şiddet ve kabalıktan kırılma özelliği, sadece insana aittir. Bir başka atasözümüz de ‘ Boğaz dokuz boğumdur’ tarzındadır ve bu ‘Söylemeden önce dokuz defa düşün’ demektir. Dokuz defa değilse bile, üç defa düşündükten sonra konuşmayı öğrenmeliyiz. Dürtüsel hareket eden, aklına geleni hemen söyleyiveren insanlar vardır. Bu kimseler, ‘ Dur, düşün, konuş!’ ve ‘ Dur, düşün yap’ sözlerini slogan halinde çerçeveletip duvarlarına asmalıdırlar. İnsanlar, konuştuklarında karşılarındakine zarar vermemek için, ‘acaba bunu söylersem, karşımdaki nedüşünür?’ sorusunu kendilerine sormalıdırlar.

Bazı kimseler, karşıdakinin hislerini önemsemeyip, onu sinirlendirdiğinde, kendisini ‘gol’ atmış gibi mutlu hisseder. İşte o zaman evlilik, eşler arasında bir iletişim olmaktan çıkıp, bir maç ya da müsabaka haline dönüşür.

Eğitimli kişinin uyguladığı şiddetin çözümü daha zordur. Kadın, eğitimli insanın davranışından daha çok zarar görür. Eğer eğitimli almış kimse, sosyal hayatındaki ilişkileri iyi olmasına rağmen, evde eşine kötü davranıyorsa, bu hareketini ‘ kontrol bende’ demek için yapıyordur. Burada eşini suçlamak yerine, kendi kimlik ve kişiliğini ezmeden, problemi nasıl çözebileceğini düşünmelidir.

Araştırmalar, banka hesabı olmayan evli kadınların, hesabı olanlara göre daha çok dayak yediklerini göstermekteyse de, ekonomik bağımsızlık sanıldığı gibi şiddeti azaltmaz. İnsanların olaylara yaklaşımları değişmedikçe, -  ne kadar paraya sahip olunursa olunsun – şiddet, şekil değiştirerek devam eder. ‘Dayak fakir ve cahil ailelere göredir’ miti gerçek dışıdır.

Burada çözüm olarak düşünülen bir husus da, tarafların kültür düzeyini yükseltmektir. Bu sebeple aileler, kız çocuklarını okutmaya özen gösterip, ‘ kızımın bir mesleği olsun, kocası kendisine şiddet uygularsa, kendini daha kolay savunsun’ diye düşünürler. İnsanın eğitim düzeyinin yüksek oluşu, ona elbette güven verir; ancak bunun faydası yanında şöyle bir sakıncasından da söz edilebilir. Bu durumda kadın kendini güvende hissettiğinden, en küçük bir sürtüşmeyi bile, kısa sürede evlilik tartışması haline getirebilir. Bunun dışında, eğitimsiz bir kadın da, kocasıyla pekala güzelce geçinebilmektedir. Bu yüzden insanın kişiliğini eğitmek, ona meslek kazandırmaktan; iletişimi öğretmek, ekonomik bağımsızlık sağlamaktan daha önemlidir.

 
Otorite Şiddet Gerektirir mi? 
 
Şiddet uygulayan erkeklerin bir kısmında özgüven eksikliği vardır. Bu tipler otoriter görünme ihtiyacındadır ve kendilerini ancak şiddet uygulayarak ifade ederler. Kontrolü kaybedecekleri korkusuyla şiddete başvururlar. Hâlbuki otorite şiddetle ölçülmez. Otoriter insan, kendi ortada görünmese de, gölgesiyle iş yaptıran insandır. Meselâ, ideal yöneticinin otoritesi, kurduğu sistemin işleyişinde görülür. Öfkenin dışa vurumu olan şiddet, otorite göstergesi değil, özgüven eksikliğinin işaretidir. Ayrıca çocukluğunda şiddet gören kimseler, yetiştiklerinde aynı yola başvururlar.

Evlilikte yapılması gereken; tarafların, bencil hareket etmeden, kişiliklerini de ezdirmeden, bağımsız birlikteliği oluşturmasıdır. Yoksa evlilik bir otorite mücadelesi değildir. Ayrıca doğrunun bir tane olmadığını bilmekte fayda vardır. Karşımızdaki insanın öfkesinin arka planını ve sebebini anlayabilirsek, bu durumu evlilik tartışmasına dönüştürmeden çözebiliriz. Bunun içinde yapılması gereken şey, kişileri düşünmeye yöneltmek, yaptıkları hatalardan kendilerini suçlu hissetmelerini sağlamaya çalışmaktır. Burada önemli olan kılıç çekmek değil, aklı kullanmaktır. Eşinin, yaptığı hatayı telafi etmesine fırsat vermektir. Bazen ‘Sen Haklısın’ diyebilmek, ‘Seni Seviyorum’ demekten daha önemli bir sözdür.

Okunma : 1136

ÜHA

 

Haberler

Foto Galeri