Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Bir ev, sevgi ve güvenle ‘HÂNE’ olur”
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Albayrak Grubu tarafından geleneksel İslam sanatlarını yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla düzenlenen İslam Sanatları “HÂNE” Sergisi kapsamında bir söyleşi gerçekleştirdi. “Bir Ev Ne Zaman ‘HÂNE’ Olur?” başlıklı söyleşide Tarhan, “Aile, bireyin karakterinin şekillendiği kök yapıdır.” diyerek ailenin önemine dikkat çekti. Sevgi ve saygının aileyi ayakta tutan temel değerler olduğunu vurgulayan Tarhan, “Bir ev sevgi ve güvenle ‘hâne’ olur.” ifadelerini kullandı. Ailede adalet, güven ve sorumluluk bilincinin önemine değinen Tarhan, küçük ama anlamlı davranışların evliliği güçlendirdiğini söyledi.

Tophane-Âmire Kültür ve Sanat Merkezinde gerçekleşen söyleşinin moderatörlüğünü Klnk. Psk. Yazar Hilal Çorbacıoğlu yaptı.

“Hücreyi DNA hasarı yıkar, ailenin de DNA’sı var…”
İlginin yoğun olduğu programda ailenin karakter oluşumundaki belirleyici rolüne dikkat çeken Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Aileyi en iyi tanımlayan kavram kök ailedir. Biz bir insanın karakterini anlamaya çalışırken onun kök ailesini anlamaya çalışırız. Kök ailesi kişinin büyüdüğü, köklendiği yerdir. Bir ağacın köklendiği yer iyiyse o ağaç da iyi gelişir. Bunun gibi ailenin temeli sağlamsa anne, baba ve kardeşlerden oluşan birinci çekirdek, birinci daireyi oluşturur. İkinci dairede çekirdek ailenin diğer üyeleri yer alır anneanne, babaanne gibi akrabalar hısım ve yakın çevre bu halkaya dahildir. Üçüncü daire ise toplum, ülke, insanlık, evren ve en son ilahi dairedir. Bütün bu dairelerin iç içe olması gerekir. Nasıl ki vücudumuz hücrelerden oluşuyorsa toplum da ailelerden oluşur. Aile, toplumun en küçük yapı taşıdır vücudun tek bir hücresi gibidir. Hücreyi en çok yıkan şey nedir? DNA hasarı. Hücrenin genetik kodlarının bozulması kanserojen etki yapar ve hücre yıkımına yol açar. İşte ailenin de bir DNA’sı vardır. O ailenin DNA’sını iyi bilmek ve ona uygun davranmak gerekir. Bunu başarabilirsek o aile bir insanın karakterinin inşa edildiği yer olur. Karakteri inşa eden kök ailedir.” diyerek sözlerine başladı.

Ailedeki en kıymetli 5 altın değer…
Sağlıklı bir ailenin temel değerlerini anlatan Tarhan; “Aileyle ilgili yapılan o benzetme çok güzel bir metafor ‘hane’ ve ‘hat’ karşılaştırması. Hat yazısı nasıl özenle yazılıyorsa, aileye de aynı özenin gösterilmesi gerekir. Bu nedenle sağlıklı ve özenli bir aile yapısı için beş tane ‘S’ kuralı tanımlıyoruz. Birincisi sevgi. Sevgi hep bilinen bir kavramdır ama tek başına yeterli değildir. Sevgiden daha büyük içinde empatiyi barındıran bir kavram vardır, şefkat. Şefkatin içinde aynı zamanda vakar da bulunur. Şefkat özellikle annelerde güçlü şekilde görülür. İkincisi saygı. Saygı çekirdektir ama içinde empati olan bir saygı olmalıdır. İnsan karşısındakine korkudan dolayı da saygı gösterebilir ama incitmek istememekten doğan saygı nezakettir. Şefkat ve nezaket, aile içinde çok özel kavramlardır. Üçüncüsü samimiyet. Tarafların birbirlerine içten davranabilmesi, rol yapmaması, doğal olması ve birbirini anlamaya çalışmasıdır. Samimiyet sağlıklı iletişimin temelini oluşturur. Dördüncüsü sabır. Sabır bir köşeye çekilip beklemek değildir. İki türlü sabır var, negatif ve pozitif sabır. Negatif sabır musibet, hastalık ve zorluklar karşısında isyan etmemek, o şartlar içinde şükredebilmek ve dayanabilmektir. Pozitif sabır ise kişinin bir hedefe giderken karşılaştığı zorluklara katlanarak ilerleyebilmesidir. Beşinci ‘S’ ise sadakat. Evlilikte eşlerin birbirlerine karşı bir sadakat yükümlülüğü vardır. Sadakat kelimesi iki anlam taşır. Birincisi sıdk yani doğruluktur. Doğruyu söylemek, verilen sözde durmak, dürüst olmaktır. İkinci anlamı ise bağlılıktır sadık olmak ve ilişkiye bağlı kalmaktır. Ailedeki en kıymetli beş altın değer sevgi, saygı, samimiyet, sabır ve sadakattir.” şeklinde konuştu.
“Aile meselesi yalnızca bireysel bir konu değil”
Aile yapısının küresel ölçekte dönüşüm geçirdiğini vurgulayan Tarhan; “Ailemiz adeta bir saldırı altında, dünyanın birçok yerinde ailenin hedef alındığını görüyoruz. Ben de bunu mesleki olarak fark ettim. Aileyle ilgili ilk kitabımı 2003–2004 yıllarında yazmaya başladım. O dönemde özellikle ‘Kadın Psikolojisi’ gibi çalışmalar üzerinden kadın merkezli bir psikolojik etkinin ve tartışmanın yürüdüğünü gözlemledim. Kadın, bizim kültürümüzde hassas bir noktadır. Bu alan üzerinden bir yönlendirme ve etki oluşturulduğunu düşündüm. Bunun doğal akışında gelişen bir süreçten çok, zaman zaman sistematik ve organize bir şekilde ilerlediği izlenimi oluşuyor. Bu konunun sosyo-politik bir boyutu da var. Küresel ölçekte aile yapısı, nüfus artışı ve toplumsal değişim üzerine yapılan tartışmalar dikkat çekiyor. Dünyada nüfusun geleceği, doğum oranları ve aile kurumunun rolü gibi başlıklar farklı çevreler tarafından sıkça gündeme getiriliyor. Bu nedenle aile meselesi yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal ve küresel bir konu olarak da ele alınıyor.” ifadelerini kullandı.

“İnsanlar bir çare arayışı içinde…”
Aile içi çatışmaların temelinde ego mücadelelerinin yattığını belirten Tarhan; “Aileyi parçalayan en önemli unsurlardan biri ego savaşlarıdır. ‘Benim dediğim senin dediğin, benim annem senin annen, benim tarafım, senin tarafın.’ şeklindeki ayrışmalar aile içinde ciddi kırılmalara yol açıyor. Bu anlamda aileye yönelik bir zayıflama sürecinin yaşandığını düşünüyorum. Bunu ilk dile getirdiğim zamanlar abartılı bulunuyordu. İlk kitaplarımda bu konuyla ilgili bir yazı da kaleme almıştım. O dönemde Avrupa ülkelerinde örneğin İngiltere ve Fransa’da, aile içi şiddet nedeniyle her gün birkaç kişinin hayatını kaybettiğine dair veriler vardı. Türkiye’de ise yaklaşık yirmi yıl önce bu sayı ayda birkaç vaka düzeyindeydi. Zamanla bizde de benzer bir tablo ortaya çıkmaya başladı. Günümüzde neredeyse her gün bir ya da birkaç kadın aile içi şiddet sonucu hayatını kaybediyor. Burada meseleyi yalnızca kadına yönelik şiddet başlığı altında politize etmek yerine daha geniş bir çerçevede aile içi şiddet olarak ele almak gerekir. Çünkü şiddet, güç dengesizliğinin olduğu her yerde ortaya çıkabilir. Kadına, çocuğa, yaşlıya yönelik şiddet vakaları bunun farklı görünümleridir. Örneğin Amerika’da acil servislere başvuran vakaların önemli bir kısmının aile içi şiddet kaynaklı olduğu belirtiliyor. Bütün bunlar acı istatistiklere dönüşmüş durumda. Bu nedenle insanlar bir çare arayışı içinde. Ancak bütün tabloya rağmen karamsar olmamak da gerekiyor.” dedi.
“Erken olgunlaşan kişiler daha huzurlu olabiliyor”
Ailede adalet duygusunun huzurun temel şartı olduğunu ifade eden Tarhan; “Olgunlaşma zaman içinde gerçekleşir. Erken olgunlaşan kişiler daha huzurlu olabiliyor, geç olgunlaşanlar ise duygularını regüle edemedikleri için çatışma yaşayabiliyor ve ilişkilerini yürütmekte zorlanabiliyorlar. Evlilikte karşılaşılan engelleri aşamamalarının temelinde de bu yatıyor. Çünkü birlikte yaşamak, iki farklı insanın bir araya gelmesidir. Her insanın çocukluğunda öğrendiği bir hayat senaryosu vardır. Biriktirdiğimiz anılar, hikâyeler ve o hikâyelerin içindeki aktörler farklıdır. Evlendiğimizde çocukluğumuzda öğrendiğimiz o hayat senaryosu zihnimizde, ruhumuzda ve kalbimizde varlığını sürdürür. Fakat evlilikle birlikte hayatımıza yeni aktörler girer eşimiz, onun ailesi ve yeni çevreler… Bu durumda çocuklukta yazılmış o senaryoyu yeni aktörlerle birlikte yeniden yazmak gerekir. Eğer kişi bunu yapmaz ve ‘Sen babam gibi ol.’, ‘Sen annem gibi ol.’ beklentisi içine girerse düşünce katılığı ortaya çıkar. Düşünce katılığının olduğu yerde zihinsel esneklik olmaz zihinsel esnekliğin olmadığı yerde de çatışma kaçınılmazdır. Oysa evlilikte ve ailede bir altın orta vardır. Bir adım biri atar bir adım diğeri atar ve ortada buluşulur. Bu iletişimin altın standardıdır. ‘Ben doğruyum, bana gel ve itaat et.’ anlayışı ise iletişim değildir. Bu ilişkiyi köleleştirmeye dönüştürür. Kadın erkek ilişkisini köle efendi ilişkisine çevirmek ise bir zalimliktir.” ifadelerini kullandı.
“Herkesin üzerine düşeni yapması gerekir”
Adil paylaşımın olduğu yerde güvenin ortaya çıktığını söyleyen Tarhan; “Bozulmamış tek kutsal kitap Kur'an-ı Kerim. Oradaki kıssalar bizim için birer yol işareti birer kılavuz ve rehber niteliğindedir. Bu rehberliği aile hayatında da kullanabilmek mümkündür. Özellikle adalet kavramı aile içinde var olduğunda huzur ve güven oluşur. Çünkü güven, adil paylaşımın olduğu yerde ortaya çıkar. Adil paylaşım hem aile için hem de toplum için son derece önemlidir. Günümüzde bunun insan doğasıyla da ilişkili olduğu, hatta bazı yönlerinin genetik temellere dayandığı konuşuluyor. Bu nedenle adalet sadece toplumsal değil bireysel hayat açısından da belirleyici bir ilkedir. Kur’an-ı Kerim’in temel dayanakları arasında Tevhid, Nübüvvet ve Ahiret inancı sayılır. Bunların yanında adalet de çok güçlü bir temel olarak öne çıkar. Adalet vurgusunun bu kadar yoğun olması, hayatın düzenlenmesinde ne kadar merkezi bir yere sahip olduğunu gösterir. Sosyolog Şerif Mardin’in de bu konudaki bir tespiti dikkat çekicidir. Kur’an-ı Kerim’de devlet yönetimine dair doğrudan bir modelin ayrıntılı biçimde anlatılmadığını buna karşılık adalet kavramının çok güçlü şekilde vurgulandığını ifade eder. Bu durum yönetim biçimlerinin toplumların kültürel ve tarihsel gelişimine bırakıldığı şeklinde yorumlanabilir. Aynı şekilde, Hazreti Peygamber’in vefatı sırasında devlet yönetimine dair belirli bir vasiyet bırakmaması da insanlığın belirli bir olgunluk seviyesine ulaşarak kendi sorumluluğunu üstlenebileceğine işaret eden bir durum olarak değerlendirilebilir. Bu insanın gelişimini hedefleyen bir öğretidir. Bu nedenle sürekli bir kurtarıcı beklentisi içinde olmak yerine herkesin kendi sorumluluğunu hissetmesi ve üzerine düşeni yapması gerekir.” dedi.
“Beyinde amaçlamayı başlatan şey niyettir”
Niyetin insan davranışlarını şekillendiren en önemli başlangıç noktası olduğunu anlatan Tarhan; “Hadis-i kutsîde ‘İyi niyet ve güzel gayretiniz varsa tamamlayıcısı benim’ buyruluyor. Bu ilahi bir söz olarak niyetin ve çabanın değerini anlatır. İyi niyet ve samimi gayret olduğunda gerisinin ilahi destekle tamamlanacağına işaret eder. Bu nedenle bütün ibadetlerin temelinde niyet vardır. Niyetin nörobilimi üzerine yapılan araştırmalara baktığımızda amaçlanmış davranışla amaçlanmamış davranışta beynin farklı çalıştığı görülüyor. Amaçlanmış bir davranışta beyin adeta bir orkestra gibi uyum içinde çalışıyor. Amaçlanmamış davranışta ise beyin dış etkilere çok daha açık hale geliyor. Trafiğe çıktığınızda nereye gideceğinizi biliyorsanız yolda dikkatinizi dağıtacak şeyler olsa bile rotanızdan kolay kolay sapmazsınız. ‘Oraya gideceğim, söz verdim.’ dersiniz ama bir hedefiniz yoksa o zaman çeldiriciler sizi daha kolay yön değiştirtebilir. Amaç belirlediğinizde ise yoldan çıkaran etkilere hayır diyebilirsiniz. İnsan beyninde amaçlamayı başlatan şey niyettir. Niyet amacı oluşturur, amaç ihtiyaç doğurur, ihtiyaç isteği ortaya çıkarır, istek de motivasyonu besler. Böyle bir döngü vardır. Niyet burada ilk adımdır ardından amaç, ihtiyaç ve motivasyon gelir. Bu süreç hayatımızın her alanında geçerli bir işleyiş.” ifadelerini kullandı.
“Aile içindeki roller dönüşüyor…”
Modern yaşamın aile içi rolleri zorlaştırdığına dikkat çeken Tarhan; “Modernizm, hızlı yaşam temposu ve kapitalist sistemin oluşturduğu rekabet ortamı nedeniyle iş insanı rolü ile annelik, babalık ve eş rolleri arasında bir rol karmaşası yaşanabiliyor. Anne çalışıyorsa iş kadını, baba çalışıyorsa iş adamı ben her ikisini de iş insanı olarak ifade ediyorum. Bu rollerin birbiriyle çakıştığı durumlarda çatışmalar ortaya çıkabiliyor. Bizim kullandığımız aile değerlendirme ölçeğinde de önemli maddelerden biri rol paylaşımıdır. Örneğin bir kadın annelik ya da kadınlık rolünü reddediyor mu, bir erkek babalık ya da erkeklik rolünü reddediyor mu bunlar aile içi denge açısından önemli başlıklardır. Nörobilim alanındaki çalışmalar da rol karmaşasının stres ve çatışma düzeyini artırabildiğini ortaya koyuyor. Hem dinimizden gelen öğretiler hem de Anadolu irfanı, aile içinde bir denge tarif etmiştir. Buna göre iç gerçeklik ve dış gerçeklik ayrımı yapılır. İç gerçeklikle daha çok anne ilgilenir duygusal atmosfer, ev içi düzen, ilişkilerin sıcaklığı gibi alanlar buna dahildir. Dış gerçeklikle ise daha çok baba ilgilenir dış dünya ile kurulan bağ, geçim ve dış sorumluluklar gibi. Bu nedenle anne evin içişleri bakanı, baba da dışişleri bakanı gibi görülmüştür. Ancak günümüzde hayat şartları ve toplumsal yapı değiştikçe bu rollerin de önemli ölçüde dönüşmeye başladığını görüyoruz.” şeklinde konuştu.
Evliliği ayakta tutan basit ama etkili 4 davranış!
Küçük ama anlamlı davranışların aileyi ayakta tuttuğunu vurgulayan Tarhan; “Pandemiden nasıl korunduk? Tedbirlerimizi aldık, aşılarımızı olduk ve kendimizi koruduk. Geçmişte veba gibi salgınlardan korunmak da mümkündü. İslam toplumlarında temizlik ve hijyen anlayışı güçlü olduğu için Batı’ya kıyasla daha az veba görüldüğüne dair değerlendirmeler yapılır. Temizlik ve hijyenin koruyucu bir yönü vardır. Ailenin de bir hijyeni vardır. Buna uygun davranılırsa aile bu zamanın ruhsal hastalıklarından kendini koruyabilir. Hijyen burada koruyucu ruh sağlığı anlamına gelir. Aileler büyük ideallerle ve hayallerle kurulur ama küçük şeylerle yürütülür. Evliliği ayakta tutan dört basit ama etkili davranış vardır: sevgi dolu bir bakış, bir tebessüm, birkaç güzel söz ve sıcak bir dokunuş. Bu dört küçük davranışı aile içinde uygulamak, adeta bir tutkal etkisi yapar. Karşı taraf o anda bunu hak etmiyor gibi görünebilir ama yapılan iyilik boşa gitmez. Bu yaklaşım her iki taraf için de geçerli.” dedi.
“İyi aile sağlıklı ilişkilerin sürdürülebildiği ailedir”
Çocuğa verilebilecek en büyük değerin zaman ve güven duygusu olduğunu belirten Tarhan; “Ailede bir anne ve babanın çocuğa yapabileceği en büyük iyilik, ona zaman ayırmaktır. Bu da nitelikli beraberlikten geçer. Aile içinde evin bir güven alanı olması çok önemli. Erkek ve kadın biyolojik olarak farklı özelliklerle yaratılmıştır. Erkek, koruyup kollama yönüyle stres altında daha çok öne çıkarken kadın, sarıp sarmalama ve duygusal bakım yönüyle öne çıkar. Bu iki özellik birbirini tamamladığında sağlıklı bir ilişki ortaya çıkar. Bu nedenle rollerin birbirine tamamen zıtlaşması ya da çatışması aile yapısını zedeleyebilir. Yaşayış tarzı açısından bu dengeyi korumak önemlidir. Çocuklarımıza erdem ve ahlakı öğretmemiz gerekir ancak bunu öğretmeye önce kendimizden başlamalıyız. Ailemizi sıcak bir yuva ve güvenli bir alan haline getirmek için ‘Burada benim sorumluluğum nedir?’ sorusunu kendimize sormalıyız. İç özbilinç, öz yönetim, sosyal bilinç yani empati ve ilişki yönetimi… Bu dört alanı birlikte yürütebilen kişi evin lideri olur. Bu kadın da olabilir erkek de. Evin duygusal lideri kimse psikolojik olarak yön veren de odur. Bu liderlik bağırıp çağırmakla değil aile içindeki dinamikleri kurabilmekle olur. Ruh sağlığı açısından iyi aile dediğimiz yapı, sağlıklı ilişkilerin sürdürülebildiği ailedir. Ruhsal sağlamlığın en önemli göstergelerinden biri de aile içindeki iyi ilişkiyi koruyabilmektir. Niyetimiz bu olsun.” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Söyleşinin ardından Tarhan’a hediye takdim edildi.

Tarhan, İslam Sanatları “HÂNE” Sergisini gezdi
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, söyleşi sonrasında İslam Sanatları “HÂNE” Sergisini gezerek çalışmalar hakkında bilgi aldı.


