Prof. Dr. Nevzat Tarhan 27 bin öğrenciyle buluştu
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Doğa Kolejinin Türkiye genelindeki tüm şubelerinden 27 bini aşkın öğrenci ve eğitimciyle çevrimiçi olarak bir araya geldi. “Ramazan Değerlerimiz” başlığıyla gerçekleştirilen söyleşide Tarhan, önemli paylaşımlarda bulundu. Ramazan ayının sadece ritüellerden ibaret olmadığını, aynı zamanda nörobilimsel bir “dayanıklılık ve empati eğitimi” olduğunu vurgulayan Tarhan; modern çağın getirdiği haz odaklı yaşamın ve dijital manipülasyonların neden olduğu risklere dikkat çekti. Başarının yolunun anlamlı sosyal bağlar kurmaktan ve bir amaca sahip olmaktan geçtiğini ifade eden Tarhan, Ramazan ikliminin bu kazanımlar için eşsiz bir fırsat sunduğunu kaydetti.


Moderatörlüğü, Doğa Koleji Eğitimden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Burak Kılanç ile Doğa Koleji Eğitim Direktörü Dr. Çiğdem Mollaibrahimoğlu’nun yaptığı söyleşide Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 20 binin üzerinde genç ve eğitimciyle bir araya geldi. Bilimsel veriler ışığında Ramazan'ın psikososyal etkilerini, dijital dünyanın risklerini ve erdemli bir nesil yetiştirmenin şifrelerini paylaştı.

“Psikolojik sağlamlık çalışmalarında anlam odaklı bir yaklaşım benimsenmeli”
Ramazan ayının bilimsel ve manevi boyutlarını ele alan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Ramazan’ın anlamı ve varoluşuyla ilgili konuya bir eğitim kurumunda olduğumuz için şu noktadan girmek istiyorum: Artık elimizde çok daha fazla bilimsel kanıt var. Özellikle psikolojide şu an üçüncü ve dördüncü nesil psikoterapiler konuşuluyor. Bu terapiler artık anlam odaklı terapiler olarak geçiyor. Yani bugün biri psikolojik sağlamlık çalışması yapmak istiyorsa, anlam odaklı bir yaklaşım benimsenmeli. Aslında bu çok yeni bir şey de değil. Maslow’un ‘Psikososyal İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ vardır. O piramidin en tepesinde hep kendini gerçekleştirmek olduğu söylenirdi. Maslow 70’li yıllarda vefat etti ancak vefatından hemen önce en tepeye kendini gerçekleştirme (self-actualization) yerine, kendini aşma (self-transcendence) kavramını koymuş. 2017 yılında Kaliforniya’da bir araştırmacı bunu yayınlayana kadar bu bilgi bilinmiyordu. Kapitalist sistemin işleyişi böyledir...” diyerek sözlere başladı.
“Kültürel yakınlaşmanın oluşması için bu basamak çok kritik”
İnsani ihtiyaçların sadece tüketimden ibaret olmadığını belirten Tarhan; “Maslow’un kendini aşma kavramının altına yerleştirdiği iki madde var: Başkalarına yardım etmek (helping others) ve manevi ihtiyaçlar (spiritual needs). Yani başkalarına faydalı olmayı ve manevi ihtiyaçları karşılamayı, psikososyal ihtiyaçların en tepesine yerleştirmiş. Toplumda sosyal iş birliğinin, güven duygusunun ve kültürel yakınlaşmanın oluşması için bu basamak çok kritik. Kapitalist sistem ise rekabeti teşvik etmek için sadece kendini gerçekleştirme kısmını öne çıkarmayı seviyordu, yani ‘Yarış, kazan, tüket’ döngüsü... Hatta Nietzsche gibi birçok filozof sadaka kültürü diyerek yardımlaşmayı küçük görüyordu. ‘Tevazu işlem maliyetini artırır.’ ya da ‘Sadaka ilkeldir.’ gibi yaklaşımlar vardı. İşte 2017'de bu literatürün yayınlanması, dünyadaki o eski yaklaşımın artık değişmeye başladığının önemli bir işaretidir.” ifadelerini kullandı.

“Çevresiyle sahici bağ kurabilenler kazanıyor”
Sadece haz peşinde koşmanın insanı yalnızlığa ve mutsuzluğa sürüklediğini ifade eden Tarhan; “Nörobilime göre beyninde sadece haz odaklı yaşayan insanlarda hedonik adaptasyon gelişiyor. Yani sadece kendi hazzı, kendi çıkarı ve egosu peşinde koşan kişiler beyinlerinde sürekli dopamin üretiyor. Dopamin odaklı bir hayat süren bu kişiler ise zamanla bağımlılığa, şiddete ve bencilliğe yöneliyor. İşte self-interest dedikleri, tamamen kendi çıkarını düşünen selfish bir kişilik yapısı ortaya çıkıyor. Bu hedonist yaklaşımın çok ağır sonuçlarını görmeye başladık. Mesela sadece haz odaklı yaşayan bir kişi eşi hastalandığında ‘Ben dünyaya bir kere geldim.’ diyerek eşini terk edebiliyor. Çocukları problem çıkardığında ‘Sosyal hizmetler ilgilensin.’ diyebiliyor. Maalesef bu örnekler günümüzde çok arttı, yaşlıların mağduriyeti ve ileri yaş yalnızlığı tırmanışa geçti. Okullarda sosyal destek zayıfladığı için gençlerimiz arasında da sorunlar büyüdü. Bu tabloyu destekleyen çok önemli bir çalışma var. Meşhur Harvard Çalışması. Tam 85 yıl süren bir sosyal deneyden bahsediyoruz. 1930’larda başlayan bu çalışmada, 724 kişi on yıllar boyunca takip ediliyor. Bir grup Boston’un en yoksul kesiminden, bir grup ise Harvard öğrencilerinden seçiliyor. ‘Bu insanlar içinde hem en uzun yaşayan hem de en mutlu olmayı başaranlar kimler?’ diye bakıyorlar. Sonuç ne zenginlik ne şöhret ne de makam... En mutlu ve uzun ömürlü olanların tek bir ortak özelliği var. Derin ve anlamlı sosyal bağları olanlar. Yani ailesiyle, dostlarıyla, çevresiyle sahici bağ kurabilenler kazanıyor. Sadece insanlarda değil, hayvan deneyleri de bize aynı gerçeği gösteriyor.” şeklinde konuştu.
“Ramazan’ın bizlere öğrettiği en büyük ders empatik iletişimdir”
Ramazan’ın sadece bir ibadet değil aynı zamanda bir dayanıklılık eğitimi olduğunu belirten Tarhan; “Ayna nöronlar sosyal telsiz ya da internet hattı gibi çalışan nöronlar. Nörobilim bize şunu kanıtladı, sosyal bağlar beyinde mutluluk hormonu salgılatıyor. İşte Ramazan bu gerçeği bir ibadet ve ritüel haline getirerek hem anlam arayışını hem de sosyal iş birliğini tek bir potada eritiyor. Yani Ramazan’a sadece ölüm sonrasına yatırım olarak bakmamak lazım. Ramazan aynı zamanda bu dünyaya, bugüne yapılan bir yatırımdır. Mesela bugün gençler arasında yaygınlaşan akran zorbalığının temelinde ne var? İş birliği kuramama ve empatik iletişim becerisinin zayıflığı var. Ramazan’ın bizlere öğrettiği en büyük ders ise empatik iletişimdir. Yani sadece kendi duygularımızı değil başkalarının haklarını, duygularını, isteklerini ve ihtiyaçlarını da gözetebilme becerisidir. Düşünün, iftar sofrasında bekliyorsunuz her şeye gücünüz yettiği halde belli bir kural ve yüksek bir amaç uğruna o açlığa sabrediyorsunuz. Bu durumun literatürdeki karşılığı dayanıklılık eğitimidir. Bizim medeniyetimizdeki karşılığı ise sabır eğitimidir. İnsanın yüksek bir anlam için arzularını ve dürtülerini erteleyebilmesi, müthiş bir beceri kazanımıdır. İşte bu yüzden bu çağın şartlarında orucunu tutan, manevi görevlerini yerine getiren gençleri eski zamanın evliyaları gibi görüyorum.” dedi.

“İnsanı en çok bunalıma sokan şey belirsizliktir”
Hayatta belirsizliğin insan ruhu üzerindeki olumsuz etkilerine değinen Tarhan; “İnsanı en çok bunalıma sokan en çok hata yaptıran şey belirsizliktir. Eğer ortam kurallıysa, insan gelecekle ilgili bir öngörülebilirlik kazanır. Yani ‘Şunu yaparsam bu olacak, bunu yapmazsam şu olacak.’ diyebilir ama bir evde belirsizlik varsa orada kurallı bir ortamdan söz edilemez. Bu durum sadece kurallar, yemekler, içmekler için de geçerli değildir duygusal anlamda da böyledir. Bazı anneler vardır sabah çocuğunu sevgiye boğar, üzerine titrer ama öğleden sonra ‘Allah belanı versin, seni niye doğurdum’ diyebilir. İşte o zaman çocuk duygusal kuralları öğrenemez. ‘Annem beni seviyor mu, sevmiyor mu?’ bir türlü anlayamaz. Demek ki duygu yönetiminde de kurallar şarttır. Aslında insanın gelişmişlik seviyesini hatta medeniyetini gösteren şey budur. İnsanı asıl medeni yapan şey, komşusuyla arasına o çiti çekmesidir. O çiti yapmaya başladığı an sosyal ilişkilerde sınırları ve hukuku belirlemeye başlamış demektir. Kitaplarda anlatılanın aksine, medeni olanla olmayanı ayıran en temel ölçü hukuka uygunluk seviyesidir. Hukukun üstünlüğünü kabul eden ve kurallara uyan toplumlar, gerçek anlamda gelişmiş toplumlardır.” ifadelerini kullandı.
“Kadim mirası tüketmek üzereyiz!”
Yeni kuşaklara aktarılan değerlerin korunması gerektiğini belirten Tarhan; “Değerler eğitimini sistemli bir şekilde yapmazsak, atalarımızdan kalan o kadim mirası tüketmek üzereyiz. Maalesef yeni kuşaklar bu hazır değerleri hızla tüketiyor. Bizim çocuklarımıza erdem ahlakını yeniden öğretmemiz şart. Fakat burada kritik bir eşik var, erdem ahlakının asıl öğretilme dönemi 4 ile 6 yaş arasıdır. Bugün Japonya ve Çin gibi ülkelere baktığımızda bunu net bir şekilde görüyoruz. O yaşlardaki çocuklara akademik bilgi yüklemiyorlar sadece erdem ahlakı öğretiyorlar. Bana göre Milli Eğitimin yapabileceği en büyük reform, 4-6 yaş arasına sadece değer öğretimini koymak olmalıdır. Çünkü çocuk ergenlik çağına geldiğinde artık ona bir şey öğretmek çok daha zordur. Ergenlik dönemi, doğası gereği protest bir dönemdir, çocuk her şeyi sorgular. Aklın sorgulama yaşı başladığı için doğrudan verilenleri hemen kabul etmez. Bu yüzden tohumu o kritik 4-6 yaş döneminde, yani zihinlerin en berrak olduğu zamanda ekmemiz gerekiyor.” şeklinde konuştu.
“Paylaşım ruhunu hissetmek için Ramazan bulunmaz bir fırsat”
Ramazan’ın gençler için varoluşsal bir hedef sunduğunu söyleyen Tarhan; “Şu zamanda Ramazan’ın anlamını fark eden ve ona uygun yaşama gayretinde olan gençlerin gerçekten çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Çünkü daha bu yaşlarda kendilerini aşan, varoluşsal bir hedefleri var bu çok kıymetli bir duruş. Gençlerle yaptığımız çalışmalarda şunu net bir şekilde görüyoruz: Masumiyet duyguları, adalet beklentileri ve özgürlük istekleri çok yüksek. Hayatı derinlemesine sorguladıkları için kendilerini geliştirme motivasyonları da oldukça güçlü. Özellikle 12-15 yaş arası, beynin booming dediğimiz bir çiçeklenme dönemidir. Hani ilkbaharda çiçekler birden açar ya işte o yaşlarda beyindeki sinaptik yollar ve sinir hücreleri aşırı çalışır zihin müthiş bir şekilde açılır. Gençlerimiz bu dönemin kıymetini iyi bilmeli. Ramazan’la ilgili uygulanabilecek çok pratik ve güzel şeyler var. Mesela yemek yerken beyin o doğal lezzetle birlikte dopamin salgılar ve haz duyar. Bu haz anını daha anlamlı kılmak için iftarda şöyle bir şey yapabilirler, masaya telefonlar için ayrı bir tabak koysunlar. Bütün aile telefonlarını o tabağa bıraksın. İftar vaktini sadece yemeğe değil gerçek bir aile sohbetine dönüştürsünler. Birlikte iftar yapmak, birlikte sohbet etmek ve o paylaşım ruhunu hissetmek için Ramazan bulunmaz bir fırsattır.” dedi.
“Anne rolü ayrı baba rolü ayrı…”
Aile içinde anne ve babanın ortak bir koalisyon kurması gerektiğini ifade eden Tarhan; “Ramazan geldiğinde herkes bir ‘Nerede o eski Ramazanlar?’ der. Aslında orada kastettiğimiz Osmanlı dönemi değil kendi çocukluğumuzun Ramazanlarıdır. Peki, çocukluğumuzun Ramazanında ne oluyordu? En başta evdeki iklim değişiyordu. Ses tonları yükselmez olur, herkes birbirine karşı ‘Ya sabır’ derdi. Aileler, eşler birbirine ve çocuklarına daha çok zaman ayırırdı. Gerçekten de buna çok ihtiyaç var. Bizim kültürümüzde çocuk sanki sadece anneye bırakılmış gibi bir algı var. Oysa anne rolü ayrıdır baba rolü ayrı. Eş rolü başkadır iş insanı rolü başka... Bütün bu rolleri doğru paylaşmak lazım. Evde patron olunmaz, evde komutan olunmaz. Evdeki anne-baba rolü için Hz. Ali’nin çok güzel bir sözü var; ‘5 yaşına kadar çocuklarınızla oynayın, 15 yaşına kadar onlarla arkadaş olun, 15 yaşından sonra ise onlarla istişare edin.’ Bakın, bu söz bin 400 sene önce söylenmiş ama çocuk psikiyatrisinin bugün ulaştığı son nokta tam da budur. 15 yaşına kadar arkadaş olmak yatay ilişki, 15’inden sonra danışmak ise o olgunluktaki ilişkidir. Aile içinde anne ve baba mutlaka ortak bir koalisyon kurmalı, problemleri birlikte çözmeli ve çocuğa karşı her zaman ortak bir dille, fikir birliği içinde yaklaşmalıdır.” ifadelerini kullandı.
“Amacı olan kurallı yaşayabilir”
Başarının sevgi ve anlam odaklı bir beyin yapısıyla mümkün olduğunu belirten Tarhan; “Gençler öğretmenini severse dersi de sever ve başarılı olur. Tabii bu karşılıklı bir dinamiktir öğretmen öğrencisini sevecek ki öğrenci de ona kalbini açsın. Ben şahsen yeni kuşak öğrencileri, eskilerine göre daha şanslı buluyorum. Bilgiye ulaşmaları çok daha kolay, imkânları çok daha fazla. Ancak şansla birlikte riskler de arttı. Her şeyin bir tehdit boyutu bir de fırsat boyutu vardır. Sosyal medya da böyledir bir yanı büyük bir fırsattır diğer yanı ise ciddi bir tehdit. İşte bu noktada insanın sabah kalktığında o güne dair bir amacının olması lazım. Amacı olan kişi gününü planlayabilir, kurallı yaşayabilir. Hayatında bir anlamı olan kişi ise geleceğini inşa edebilir. Nörobilimin yeni keşfettiği çok önemli bir bilgi var beynimizin tam ortasında ‘Default Mode Network’ dediğimiz bir ağ bulunuyor. Biz buna beynin anlam networkü diyoruz. Bu ağ beynin görüntü işleme bölgesinden karar verme bölgesine (medial prefrontal korteks) kadar uzanıyor. İşin ilginci bu yapı hayvanlarda yok, sadece insana özgü. Bu bölge dışarıdan gelen bilgilere anlam yüklüyor olumlu ya da olumsuz olarak etiketliyor. Beyin bu anlam networkü sayesinde belirsizlikleri gideriyor, geçmişi tarıyor ve gelecekle ilgili senaryolar yazıyor. Sonra da bu senaryolar içinden en makul en rasyonel olanına karar veriyor. Yani anlam üretmek aslında beynimize öğretilebilen bir beceridir.” şeklinde konuştu.
Psikolojik sağlamlığın beş temel ayağından biri: Akış hali
Bilim Fikir Festivali’nin tarihçesine ve öğrencilerin projelerindeki tutkuya değinen Tarhan; “İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü ile ‘Bilim Fikir Festivali’ düzenliyoruz. Biz bu yola 2013 yılında başladık ve ilk yılımızın konusu yapay zekaydı. Bu festivalde her yıl en iyi katılımı gösteren Doğa Kolejine, tüm hocalarımıza ve öğrencilerimize özellikle teşekkür etmek istiyorum. Öğrencilerimiz projelerini sunarken o bilimsel keşif, merak ve hayret duygusunu öyle güzel yansıtıyorlar ki çocuk sanki bir futbol maçında gol atmış, dünyanın en büyük başarısını kazanmanın heyecanını duyuyor. Kendi yazdığı senaryoyu, yetiştirdiği bitkiyi ya da ürettiği bir fikri anlatırken o akış duygusunu yaşıyor. Bir işi yaparken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsanız, işte o akış halidir. Bu hal psikolojik sağlamlığın beş temel ayağından biridir. Rahmetli Neşet Ertaş’ın çok güzel bir sözü var, ‘Aşk ile koşan yorulmaz.’ der. İşte yaptığınız işi böyle güzel, heyecanlı ve aşkla yapmak işin asıl sırrıdır.” dedi.
“Arama motorları ikna laboratuvarı kurmuş durumda”
Sosyal medya platformlarının kullanıcıları birer av gibi gördüğünü belirten Tarhan; “Sosyal medya mecraları ve arama motorları ikna laboratuvarı kurmuş durumda. İnsanları kendilerine nasıl bağlayacaklarını, nasıl ikna edeceklerini çözmek için kişiye özel robotik yazılımlar ve algoritmalar geliştiriyorlar. Siz hangi kavramları daha çok kullanıyorsanız, o anahtar kelimeler üzerinden otomatik olarak önünüze benzer içerikleri düşürüyorlar. Buradaki asıl tehlike bu algoritmaların şeffaf olmamasıdır. Şeffaf olmadıkları için de şu an dünyada çok tartışılıyorlar. Bu kapalılık, gençleri manipülasyona son derece açık hale getiriyor. Mevcut kapitalist sistem, sosyal medya kullanıcılarını bir insan gibi değil bir av gibi görüyor. Sizi sadece bir reklam unsuru ya da kar kapısı olarak kodluyorlar. Bu sistem, gençlerimizin biyolojik zaaflarını çok iyi kullanıyor. Mesela acelecilik ve sabırsızlık... Gençlerde en sık rastladığımız durum akla ilk geleni hemen yapma isteği veya son duyduğuna hemen inanıverme eğilimidir. Sistem bu zaafları tetikleyerek onları kendi ağlarına çekiyor. Gençlerimiz ise ne yazık ki bu tuzakları çoğu zaman deneme yanılma yoluyla, bedel ödeyerek öğreniyorlar.” ifadelerini kullandı.
“Ciddi bir ahlaki çöküş yaşanıyor”
İbadetlerin sadece şekil değil bir öz taşıması gerektiğini belirten Tarhan; “Şu anda küresel ölçekte ciddi bir ahlaki çöküş yaşanıyor. Maddi zenginliğin ve paranın şımarttığı insanların ne hale geldiğini hep birlikte görüyoruz. İşte bu noktada Ramazan’ı sadece şekli ritüellerden ibaret görmemek lazım. İbadetin bir zarfı, bir de mazrufu yani o zarfın içindeki özü vardır. Zarf namazdır, oruçtur ama mazruf ahlaktır. Sözünde durmak, yalan söylememek, emanete hıyanet etmemek ve kul hakkına saygı göstermek o zarfın asıl içidir. Bu devirde yalan söylememeyi başaran bir genç eski zamanın evliyası gibidir. Kendi çıkarı için değil, hakikat adına annesine, babasına veya öğretmenine gerekçelerini sunarak hayır diyebilen, ben böyle düşünüyorum diyebilen genç övgüye layıktır. Çünkü bu kişiyi geliştirir. Bilimsel eleştirel bakış bizim inanç sistemimize asla aykırı değildir. Peygamber Efendimiz bir şeyi tavsiye ettiğinde sahabe efendilerimiz sorarmış: ‘Ya Resulullah, bu vahiy mi yoksa sizin şahsi görüşünüz mü?’ Efendimiz şahsi görüşüm dediğinde, sahabe kendi fikrini söyler ve Efendimiz de uygunsa ona göre hareket ederdi. Düşünün, Allah’ın peygamberi dahi istişare ediyor ve eleştiriye açık duruyor. İşte mütevazı olmanın en büyük özelliği budur. Kişiyi yeniliğe, yeni deneyimlere ve bilgiyi geliştirmeye açık hale getirir. Mütevazı insan kendini sorgulayabilir. Son olarak gençlerimize hayatta uzun vadede kendilerini koruyacak bir kalkan tavsiye ediyorum: O kalkanın adı etik kurallardır.” diyerek sözlerini sonlandırdı.
