Cinsiyetsizleştirmenin psikolojik ve toplumsal sebepleri…

10 - Eşitsizliklerin Azaltılması16 - Barış Adalet ve Güçlü Kurumlar17 - Amaçlar İçin Ortaklıklar3 - Sağlıklı ve Kaliteli Yaşam

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, BEYAZ TV’de yayınlanan Erhan Çelik ve Evrim Keklik ile “Sakın Kaçırma Türkiye!’ programının canlı yayın konuğu oldu. Tarhan, “Cinsiyetsizleştirme, Şiddet ve Gündeme Dair” dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. Cinsiyetsizleştirmenin biyolojik değil psikolojik ve toplumsal temelli olduğunun altını çizen Tarhan, çocukluk çağında aile ve çevrenin önemine dikkat çekti. Epigenetik mekanizmalarla çocukluk deneyimlerinin kişilik ve kimlik gelişimini etkileyebileceğini belirten Tarhan, toplumsal cinsiyetin öğrenilen bir davranış olduğunu, biyolojik cinsiyetin ise doğuştan geldiğini ifade etti. 

İnsan geninde yalnızca kadın ve erkek imzası var! 

Cinsiyetsizleştirme çalışmaları üzerine yapılan çalışmalardan söz eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Cinsiyetsizleştirmenin psikolojik ve toplumsal sebepleri var. Biyolojik bir neden olmadığı ise artık anlaşılmış durumda. Hatta biyolojik bir nedeni olmadığına dair güçlü kanıtlar ortaya kondu. 2019 yılında Nature dergisinde 477 bin kişi üzerinde yapılmış bir çalışma var. Bu çalışma genetik bir araştırma. Araştırmada sorulan sorulardan biri de şu: ‘Üçüncü cinsiyet geni var mı?’ Oldukça büyük bir çalışma. Sonuçta kadın ve erkek dışında üçüncü bir cinsiyet genine rastlanmadığı görülüyor. İnsan geninde yalnızca kadın ve erkek imzası var, başka bir imza yok. 2019’a kadar yaklaşık 470 bin kişi üzerinde yapılan çalışmalar var. Oxford var, Harvard var, Toronto var, Avustralya’dan bir üniversite var. Ayrıca bir İngiliz araştırmacının yazdığı bir kitap var. Bu kitapta da transgender ideolojisinin yıkıcı etkisinden bahsediliyor. İngiltere’de cinsiyet değiştirme merkezleri şu anda kapatılıyor. Özellikle 18 yaş altı için zaten kesin şekilde kapatılıyor. 18 yaş üstü için de ciddi regülasyon değişiklikleri yapılıyor. Bu ne demek? Bazı araştırmalar şunu da gösteriyor: Cinsiyet değiştiren kişiler arasında daha sonra pişman olup geri dönmek isteyenler var fakat geri dönüş çoğu zaman mümkün olmuyor. Bu kişiler arasında intihar vakalarının da yüksek olduğu ifade ediliyor. Bu nedenle biyolojik olarak böyle bir gerekçenin bilimsel bir temeli olmadığı, daha çok ideolojik bir yaklaşım olduğu söyleniyor.” diyerek sözlerine başladı.

“Tercih sebepleri bilimsel bir temele dayanmıyor”

Modern psikolojinin cinsel kimlik üzerine çalışmalarından bahseden Tarhan; “Tercih sebepleri bilimsel bir temele dayanmıyor. Tamamen kültürel bir temeli var. Modern psikoloji 2019’a kadar şunu söylüyordu ‘Cinsel kimlik akışkandır.’ diyordu. ‘Q teorisi’ denilen yaklaşım. Yani kişi ister kadın olsun ister erkek bunun değişken olabileceğini savunuyordu. Hatta LGBT’nin sonradan eklenen ‘Q’ harfi de buradan geliyor. ‘Queer’ demek. Yani akışkan cinsiyet anlamında kullanılıyor. Bu yaklaşım yalnızca transseksüelliği değil başka birçok cinsel kimlik durumunu da içine alan geniş bir çerçeve çiziyor. Cinsel tercihler konusunda Queer teorisine göre bunların doğuştan olduğu ve değişmez olduğu iddia ediliyordu ama özellikle biraz önce söylediğim o genetik çalışma yani 2019’da Nature dergisinde yayımlanan araştırma bu tartışmayı farklı bir noktaya taşıdı. Orada özetle ‘Gay geni yoktur.’ şeklinde bir sonuca işaret eden bulgular paylaşılıyor…” ifadelerini kullandı. 

“Çocukluk çağı travmaları epigenetik iz bırakabiliyor”

Epigenetik mekanizmalardan bahseden Tarhan; “Genetik olan, doğuştan gelendir. Bir de epigenetik var. Yani genetik yapıda biyolojik cinsiyeti tanımlayan şeyler X ve Y kromozomlarıdır. Hatta gen değil kromozom. Üçüncü bir kimliği tanımlayan ayrı bir gen bulunmuyor. Peki böyle bir durumda bu fark nereden çıkıyor? Bu eğilimler, bu istek nereden geliyor? İşte burada epigenetik devreye giriyor. Epigenetik şu demek: İnsan doğduktan sonra çocukluktaki yetiştirilme biçimi, bulunduğu sosyal ortam, sosyal öğrenme ve maruziyetler bazı eğilimlerin öğrenilmesine yol açabiliyor. Beyne giren bir bilgiye duygu eklendiği zaman ve kişi buna yaklaşık 6 hafta devam ederse bu bir inanış haline geliyor. 6 hafta daha devam ederse alışkanlık haline geliyor. 6 aydan fazla sürerse kişilik özelliğine dönüşebiliyor. O noktada epigenetik bir özellik gibi ortaya çıkıyor. Ancak bu kalıcı ve değişmez değildir, değişebilir. Mesela küçük yaşta yaşanan çocukluk çağı travmaları epigenetik iz bırakabiliyor ama kişi özellikle ergenlikten sonra bunu değiştirmek isterse değişim mümkün olabiliyor. Örneğin uzun süre madde kullanımı da kişilerde epigenetik değişikliklere yol açabiliyor. Bu durumda beyin otomatikleşmiş bir bağımlılık döngüsüne giriyor ve kişi tedavi gerektirebiliyor. Bağımlılıkta olduğu gibi bir davranış aşırı tekrar edildiğinde beyinde epigenetik bir karşılık oluşuyor. Yani bu sosyal temsillerle ve çevresel etkilerle öğrenilen bir durumdur.” şeklinde konuştu. 

Cinsel yönelim…

Biyolojik, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim bağlamında Tarhan şu değerlendirmelerde bulundu: “Birincisi biyolojik cinsiyet. Genetik olarak iki tane, kadın ve erkek. İkincisi toplumsal cinsiyet. Epigenetik dediğimiz kısım da bununla ilgili. Amerikan Psikiyatri Birliği bu konuda bazı tanımları değiştirdi. Biyolojik cinsiyet için atanmış cinsiyet ifadesini kullanıyor. Toplumsal cinsiyet için ise trans gibi durumları da kapsayacak şekilde sonradan kazanılmış ya da kişinin kendini tanımladığı cinsiyet şeklinde bir yaklaşım getiriyor. Üçüncüsü de cinsel yönelim. Yani kişinin cinsel ilgi ve yönelimlerinin nasıl şekillendiğiyle ilgili bir durum. Mesela Japonya’da buna benzer örnekler anlatılır. Samuray kültüründe maskülen görünümlü, erkek gibi yaşayan kadınlar olduğundan bahsedilir. Dış görünüş olarak erkek gibi maskülen bir yaşam tarzı olan kadınlar. Bunun dışında prenses erkekler diye ifade edilen bir grup da anlatılır. Görünüm olarak daha feminen olan erkekler. Bu tür durumlar daha çok cinsel yönelim veya kimlik ifadesiyle ilgili örnekler olarak verilir.” dedi.

“Çocuğun küçük yaşta nasıl yetiştirildiği önemli” 

Kimlik dağılması konusuna değinen, Aile Yayınlarından okurla buluşan ‘Cinsiyetiyle Barışık Çocuklar Yetiştirmek’ adlı çalışmasının bu bağlamda dikkat çeken bir çalışma olduğunu belirten Tarhan, bir çocuğun küçük yaşta nasıl yetiştirildiğinin önemli olduğunu ifade etti. Yaşadığımız örnekler var diyen Tarhan: “Mesela bir erkek çocuk düşünün ailede hep ablalar, teyzeler arasında büyümüş. Böyle bir durumda küçük yaşta ablasının elbiselerine ilgi gösterebiliyor, ablasının oyuncaklarıyla oynamaya başlayabiliyor. Aile burada çok kritik bir rol oynuyor. Eğer aile bunu alkışlarsa, teşvik ederse, çocuk o davranışı pekiştirebiliyor. Özellikle erkek çocuk hep ablalar ve teyzeler arasında büyümüşse ve baba rolü de soğuk, mesafeli kalmışsa böyle bir ortam çocuğun gelişimini etkileyebiliyor. Bir süre sonra çocuk kendi cinsel kimliğiyle ilgili sorgulamalar yaşayabiliyor. Eskiden gençlere daha çok ‘Ben kimim?’ sorusu sorulurdu. Şimdi ise ‘Ben kim olmalıyım?’ sorusu soruluyor. Cinsel kimlik konusunda da benzer bir durum var. Küresel ölçekte çocuklara ‘Ben kimim?’ sorusu yerine ‘Ben kim olmalıyım?’ sorusu sordurulduğunda etnik kimlik, sosyal kimlik, kültürel kimlik, cinsel kimlik, dini kimlik gibi pek çok kimlik alanı sorgulanmaya başlanıyor. Bu da özgürleşme söylemiyle birlikte psikolojide kimlik konfüzyonu ya da kimlik difüzyonu dediğimiz bir duruma yol açabiliyor. Yani kimlik dağılması ortaya çıkabiliyor. Günümüzde yaşanan kültür tartışmalarının bir kısmı da aslında buradan kaynaklanıyor.” ifadelerini kullandı.

“Hem öfke hem sevgi hem de kırgınlık bir arada olabiliyor”

Ebeveynlerin rol model olmadaki etkisine değinen Tarhan; “Mesela kız çocuk babaya daha fazla yakın olabiliyor. Anne ise diyelim ki kendini ev işlerine kaptırmış, çocukla yeterince vakit geçirmemiş. Buna psikolojide mesafeli terk ediş diyoruz. Anne aynı evde ama çocukla yeterli duygusal temas kurmamış oluyor. Böyle bir durumda kız çocuk babayla özdeşim kurabiliyor. Babayla boks yapıyor, spor yapıyor, savaş oyunları oynuyor. Bu tür ortamlarda kız çocuk babanın maskülen davranışlarını modelleyebiliyor. Oysa geleneksel olarak bütün kültürlerde çocuk cinsel kimlik rollerini daha çok anneden öğrenir. Kültürler yüzyıllar boyunca bunu böyle aktarmış. Fakat günümüzde kültürel çeşitlilik söylemi ve popüler kültür içinde farklı yaklaşımlar da yaygınlaşıyor. ‘Kimlik özgürlüktür, herkes kendi kimliğini seçebilir.’ gibi söylemler öne çıkıyor. Halbuki bu tür bireysel kimlik seçimlerinin daha çok yetişkinlik döneminde yani 18 yaşından sonra anlam kazandığı söylenir. Erkek çocuklarda da benzer durumlar görülebiliyor. Mesela erkek çocuk anneyle çok yakın olabiliyor baba ise mesafeli ve soğuk kalabiliyor. Bazı durumlarda anne, baba ile yaşadığı sorunları çocuğa yansıtıyor babayı eleştirebiliyor veya kötüleyebiliyor. Böyle bir ortamda çocuk babaya karşı karmaşık duygular geliştirebiliyor. Hem öfke hem sevgi hem de kırgınlık bir arada olabiliyor. Bu durumda çocuk rol model olarak anneyle daha fazla özdeşim kurabiliyor. Zamanla erkek çocukta daha feminen davranışlar ortaya çıkabildiği de gözlemlenebiliyor.” şeklinde konuştu. 

“Toplumsal davranışları sonradan öğreniyoruz”

Sosyal öğrenmenin kritik rolüne vurgu yapan Tarhan; “Testosteron ve östrojen hormonları çocukta anne karnındayken salgılanmaya başlıyor. Bu hormonlar doğuştan, genetik olarak kodlanmış durumda. Burada önemli bir nokta var: cinsellik, yani seks ile gender, yani toplumsal cinsiyet aynı şey değil. Seks, biyolojik cinsiyet gender ise toplumsal cinsiyet. Biyolojik cinsiyet doğuştan gelir atanmış cinsiyettir, toplumsal cinsiyet ise kazanılmış bir cinsiyettir. Anne karnında cinsiyet hormonları salgılanıyor. Çocuk doğduğunda kız ve erkek, ayrı cinsel organlarla ve sekonder seks karakterleriyle doğuyor. Doğuştan gelen bu biyolojik yapıdan sonra toplumsal roller, çevre ve öğrenme ile kazanılıyor. İnsan çocuğu psikolojik olarak prematüre doğar. Örneğin bir ördek yumurtadan çıkar çıkmaz yüzer ama insan 1 yaşında ayakta durur 15 yaşında iyiyle kötüyü ayırt edebilir. Sosyal öğrenme burada kritik bir rol oynuyor. İnsan olmayı, sevmeyi, toplumsal davranışları sonradan öğreniyoruz.” dedi.

“Küresel anlamda anlam kayması yaşandı”

Modern kültür savaşlarının devam ettiğini belirten Tarhan; “Şu anda meslek seçiminde estetiğin yüceltildiği alanlarda bu durum daha çok göze çarpıyor. Feminen bir yaklaşım söz konusu. Estetiğin öne çıkarıldığı kültürlerde daha belirgin. Çünkü küresel olarak insanda da bir anlam kayması yaşandı. Bu kayma nedeniyle, bireyselleşmeyi bencillikle karıştırdık. Kişinin benmerkezci olması ve narsistik eğilimlerinin olması sanki özgüvenmiş gibi algılandı. Halbuki özgüven ile öz beğeni farklı şeylerdir. Öz beğeni, kendine hayran olmaktır özgüven ise farklıdır. İşte bu bir kimlik karmaşasına sebep oldu. Günümüzde modern kültür savaşları da bunun etkisiyle devam ediyor.” diyerek sözlerini sonlandırdı. 


 

Paylaş
Oluşturulma Tarihi11 Mart 2026